kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28.05.2011

Bu hamburgeri hazmedebilecek misiniz?


* Siz hamburger mönünüzü nasıl alıyorsunuz? Genelde yani… Telefonda sipariş verirken filan. Neleri düşünüyorsunuz ben size söyleyeyim: Turşu olsun mu? Hardal, mayonez? Soğan? Ha, bir de içecek konusu var. Envaiçeşit arasından hangisini seçsem… 


* Biz bu hayati meseleleri düşünüp fast-food dünyasından anlık bir tatmin peşinde koşarken, hattın öbür ucunda bir insan duruyor. Çalışma şartlarını hesaba katarsak insan muamelesi görmüyor ama yine de siz bilin ki aslında öyledir o.

* Gülbahar Bad, ilkokul üçüncü sınıfa giden çocuğuna bakabilmek için bir hamburgerci zincirinin call center’ında üç yıldır siparişleri alır. Kocası bir süredir işsizdir. Kira ödememek için annesinin yanına taşınan Gülbahar Hanım, 41 yaşındadır ve vücudunun iki tarafında da kalça çıkığı vardır. Ama asıl engeli bedensel değil, üç kuruş için kafese koyduğu ruhundadır.

* Gülbahar Bad’ın günlük mesaisi: Sabah 09.00’da evden çıkar, 11.00’de işbaşı, 22.00’de paydos yapar, 23.00 gibi evine varır. 11 saatlik çalışmasının karşılığı olarak 30 dakikalık yemek molası vardır. Eskiden 27 dakikalık oksijen yahut sigara molası da vardı ama o kalktı. Yemek için haftalık 50 liralık kuponu bulunur.

* Kupon dediysem… Bu biraz farklı. Gelin biz ‘Ülseratif kupon’ diyelim o kağıt parçalarına… Hatta paçavralarına! Çünkü sadece çalıştığı hamburgercide ve sadece belirli ürünler için karşılığı var. Dolayısıyla Gülbahar Hanım ve diğer çalışanlar her öğlen-akşam hamburger ve benzeri fast-food ürünleri yerler. Yemek için dışarıya çıkmak gibi bir ihtimali akıldan geçirmek bile mümkün değildir. Yasak!

* İşe birkaç dakikalığına geç kalmak da büyük suçtur. Mesela geç kalanlar tek ayak üstünde bekletilir. Mübalağa filan değil. 41 yaşındaki engelli Gülbahar Bad bu cezaya maruz kalanlardan biridir.

* Tek ayak üstünde bekletme cezası dört ay kadar uygulandıktan sonra ‘parmak basma’ yöntemine geçilir: Geç kalan kişi bir mekanizmaya parmak basar, ardından tutanak tutulur. Ve denir ki; bu tutanaklardan üç tane birikirse işvereniniz olarak sizi hiçbir gerekçe göstermeden atabiliriz.

* Tek başına telefonda aldığı siparişlerden zincir dükkana ayda 500 bin liralık ciro yaptıran Gülbahar Bad, çalışma şartlarının iyileştirilmesini talep ettiği ve sendikaya üye olduğu için işten çıkarıldı. Tabii ki henüz tazminat ücretini de alamadı.

* Paraya ihtiyacı olduğunu bilmeme rağmen Gülbahar Hanım’a “İyi olmuş bir bakıma bitmesi” deyiverdim. “Kendime şöyle bir bakınca ‘ben’i göremiyordum, evet belki de iyi oldu” diye cevap verdi. Kendine bakıp ‘ben’i görememek’… Böyle tuhaf bir zarafet ve samimiyetle anlatmaya devam etti son üç yılını.

* “Nasıl diyeyim, bir insan değil gibiydim. Her gün 11 saat sana öyle davranılırsa, inanıyorsun… Değersizim diyorsun. Genç arkadaşlarımdan bazıları anti-depresan almaya başlamıştı. Ben de bir doktora görünsem diyordum çünkü eve geç gidince çocuğum uyumuş oluyordu. Onunla aramıza rahatsız edici bir mesafe girmişti.
Küçücük çocuk ama anlıyor stresi. Sonra sürekli anneme çatıyordum. Kadıncağız ‘Bu ne saldırganlık, bu ne öfke kızım?’ deyince, anladım ki psikolog vaktim benim de gelmiş. Sonra zaten işten çıkarıldım.”

* Aloo, orada mısınız telefonun öbür ucundaki karnı aç insanlar! Hazmetmeye vicdanınız varsa şimdi söyleyiniz: Hamburger mönünüzü nasıl alırdınız? Orta boy mu olsun, süper mi?

26.04.2010

Kuzey Kutbu’nda "Kıyamet Tohum Deposu”

Bill Gates, Rockefeller ve GDO devleri bizim bilmediğimiz bir şeyler biliyorlar.


F. William Engdahl
İngilizceden Tercüme:Levent Kartal

Microsoft’un kurucusu Bill Gates’i suçlayamayacağımız tek şey tembelliktir. Daha 14 yaşındayken program yapıyordu ve Harvard’da 20 yaşında öğrenciyken Microsoft’u kurdu.
1995’te Forbes dergisi onu hırsı nedeniyle kişisel bilgisayarlar için yazılımda tekele dönüşen Microsoft’ta en fazla paya sahip olan dünyanın en zengin adamı ilan etti
2006’da onun durumunda birçok insan Pasifik’te bir adada hayatın tadını çıkarmayı düşünürdüyse de Bill Gates enerjisini Bill ve Melinda Gates Vakfına adamaya karar verdi.Vakıf 34.6 milyar dolar bütçesi olup vergiden muhaf olma konumunu koruyabilmek için senede 1.5 Milyar dolar bağış yapmak zorunda olan dünyanın en büyük özel vakfıdır.
Gates’in arkadaşı ve iş ortağı olan Warren Buffet 2006’da Gates Vakfını 30 Milyar dolarlık hisseyle her yıl Birleşmiş Milletler Sağlık teşkilatının yıllık bütçesinden daha fazla para harcayan Buffet Berkshire Hathaway’a dahil etti.
Bill Gates eğer Gates Vakfı aracılığıyla bir projeye 30 milyon dolar harcıyorsa bu proje incelenmeye değerdir.
Şu anda dünyadaki hiçbir proje dünyanın en ücra köşesindeki Svalbarda’ki bu kuşku verici proje kadar ilginç olamaz. Bill Gates Kuzey Kutbuna 1.100 km uzaklıkta bulunan, Kuzey Kutbu Okyanusu yakınlarındaki Barents Denizi’nde yer alan Svalbard tohum bankasına milyonlar yatırıyor.
Svalbard Norveç’in hak iddia ettiği ve 1925’te uluslar arası sözleşmeyle aldığı çorak bir kaya parçasıdır. (bknz Harita)

Tanrı’nın unuttuğu bu adada bugün “kıyamet tohum bankası” olarak bilinen tohum bankasına Bill Gates on milyonlarca doları Rockefeller Vakfı, Monsanto, Syngenta Vakfı ve Norveç Hükümeti ve diğerleri ile birlikte yatırıyor. Svalbard takım adasının bir parçası olan Norveç Spitsbergen adasındaki projenin resmi adı Svalbard Küresel Tohum Deposudur.

Kıyamet Tohum DeposuTohum bankası Spitsbergen adasında bulunan küçük bir kasaba olan Longyearbyen yakınlarındaki bir dağda kurulmaktadır. Verdikleri bilgiye göre banka çalışmaya hazırdır. Banka patlamaya dayanıklı çift kapılı harekete duyarlı algılayıcıları olan, hava geçirmez ve bir metre kalınlığında çelik destekli beton duvarlarla sahiptir. Norveç hükümetine göre banka tüm dünyadan üç milyon farklı tohum çeşidini barındıracak ve böylece çeşitlilik gelecek için korunacak. Tohumlar nemden korunmak için özel olarak ambalajlanacak. Depoda çalışan tam zamanlı personel olmayacak ancak depoya erişimin çok zor olması herhangi bir insan faaliyetinin gözlemlenmesini kolaylaştıracak.

Bir şey mi kaçırdık acaba? Yaptıkları basın açıklamasına göre amaç tohum çeşitliliğini gelecek için korumak. Depo’nun sponsoru olanlar tüm dünyadaki tohum bankalarında zaten korunan tohumların varlığını küresel olarak tehlikeye sokan acaba ne gibi bir tehlikeyi öngörüyorlar?

Ne zaman Bill Gates, Rockefeller Vakfı, Monsanto ve Syngenta ortak bir projede bir araya gelse Spitsbergen kayalarını biraz daha derinden deşmeye değer. Bunu yaparsak çok hayret verici sonuçlara ulaşırız. .
İlk önemli nokta tohum deposunun sponsorlarının kimler olduğu. Burada Norveçlilere Bill&Melinda Gates Vakfı; dünyanın en büyük patentli genetiği değiştirilmiş tohum ve ilgili tarım kimyasallarının sahibi ABD tarım devleri Du Pont/Pioneer Hi-Bred; Syngenta Vakfı aracılığıyla İsviçre menşeyli büyük GDO tohum ve tarım kimyasalları şirketi Syngenta; “1970’den bu yana 100 milyon dolarla gen devrimini başlatan” özel bir grup olan Rockefeller Vakfı; tarımsal değişim ile ideal genetik saflığı desteklemek için oluşturulan Rockefeller Vakfına bağlı CGIAR küresel şebekesi.

CGIAR ve “Proje”
Yıkımın Tohumları kitabımda ayrıntılarıyla anlattığım gibi Rockefeller Vakfı, John D. Rockefeller III’ün Tarım Gelişim Konseyi ve Ford Vakfı, Filipinler Los Banos’da Uluslar arası Pirinç Araştırma Merkezini (IRRI) kurmak için güç birliği yaptılar.(1) 1971’de Rockefeller Vakfı’nın IRRI’sı, Meksika’daki Uluslar arası Mısır ve Buğday Geliştirme Merkezi ile diğer iki Rockefeller ve Ford Vakfı ürünü uluslar arası araştırma merkezi olan tropik tarım için Nijerya’da IITA ve pirinç için Filipinler’de IRRI, Uluslarası Tarım Araştırmalarında Küresel Danışmanlık Gurubu olan CGIAR’ı oluşturmak için birleştirildi.

CGIAR Rockefeller Vakfı’nın Bellagio, İtalya’daki konferans merkezinde düzenlenen bir dizi konferanslarda oluşturuldu. Bellagio’daki konuşmalardaki önemli konuşmacılar Rockefeller Vakfı’ndan George Harar, Ford Vakfı’ndan Forrest Hill, Dünya Bankası’ndan Robert McNamara ile Rockefeller ailesinin uluslar arası çevre örgütçüsü 1972’de Stokholm’de BM Dünya Zirvesi’ni bir Rockefeller temsilcisi olarak düzenleyen Maurice Strong. Bu zirve vakfın onlarca yıldır süren planının, bilimi, öjeniğin (üstün ırk yaratma) hizmetine sunma hedefinin bir parçasıydı. Öjenik aslında üstün ırk yaratma düşüncesinin daha üstü kapaklı olan yeni bir formudur ve ‘Proje’ olarak anılır.

En fazla etkiyi sağlayabilmesi için CGIAR, BM Gıda ve Tarım Örgütünü (FAO), BM İlerleme Programını ve Dünya Bankasını da işin içine dahil etti. Böylelikle ilk kurduğu vakıfların planlaması aracılığıyla Rockefeller Vakfı 1970’lerden itibaren küresel tarım politikalarını şekillendirebilecek konuma geldi. Ve başardı.
Rockefeller ve Ford Vakfı’nın büyük araştırma burslarıyla finanse edilen CGIAR, Üçüncü Dünya ülkelerinin bilim adamlarının ve agronomistlerinin modern tarım ürünü kavramlarında uzmanlaşmaları ve ülkelerine bunu geri götürmeleri ile yakından ilgilendi . Bu süreçte bu ülkelerde ABD tarım şirketlerinin desteklenmesi, özellikle de gelişmekte olan ülkelerde GDO’lu ‘Gen Devriminin’, bilim ve serbest tarım piyasasının teşviki için paha biçilmez bir etki şebekesi oluşturdular.

Genetik olarak üstün ırk mühendisliği mi?
İşte burada Svalbard Tohum Bankası ilginçleşiyor. Hatta daha da önemli. ‘Proje’ Rockefeller Vakfı’nın ve zengin finans kurumlarının 1920’lerden beri genetik olarak Üstün Irk yaratmayı meşrulaştırmak için kullandıkları öjenik (daha sonradan genetik mühendisliği denen) projesidir. Hitler ve Naziler buna Ari Üstün Irk demişlerdi.
Hitler’in öjeniği, bugün yeryüzündeki tüm tohum çeşitlerinin örneklerini saklamak için kıyamet deposu kuran aynı Rockefeller Vakfı tarafından finanse edilmişti. İşte şimdi durum daha da ilginçleşiyor. Aynı Rockefeller Vakfı insan hayatını ‘gen dizilimlerine’ indirgemeye çalışan sözde moleküler biyoloji bilimini yaratmıştı ve sonunda insan özelliklerini dilenilen şekilde değiştirmeyi ümit ediyorlardı. Savaştan sonra sessizce ABD’ye biyolojik öjenik çalışmalarını devam ettirmeleri için getirilen Hitler’in öjenikçi bilim adamları çeşitli yaşam formlarının genetik olarak tasarlanması konusunda temel adımları attılar ki bu bilim adamları Nazi Almanyası’na kadar açık bir şekilde Rockefeller Vakfı tarafından finanse edilmişti.(2)

Aynı Rockefeller Vakfı 1946’da Nelson Rockfeller ile Pioneer Tohum Şirketi kurucusu Henry Wallace’ın Meksika’ya yaptıkları bir geziden sonra sadece adı yeşil olan Yeşil Devrimi de başlatmıştı.

Yeşil Devrim Rockefeller’in çalıştığı Meksika, Hindistan gibi ülkelerde açlık sorununu büyük ölçüde çözmeyi vaat ediyordu. Rockefeller Vakfı agronomisti Norman Borlaug bu nedenle bir Nobel Ödülü aldı. Henry Kissinger’ın da 1973’de Nobel Barış ödülünü aldığını düşündüğümüz de bunun çok ta övünülecek bir şey olmadığını söyleyebiliriz.
Yıllar sonra, Yeşil Devrim’in aslında Rockefeller ailesinin ileride tekelleştirebilecekleri küresel ölçekte bir tarım işi geliştirme planı olduğu ortaya çıktı; tıpkı yarım yüzyıl önce petrol endüstrisi işinde yaptıkları gibi. Henry Kissinger’in 1970’de söylediği gibi ‘Eğer petrolü kontrol ederseniz ülkeyi kontrol edersiniz, eğer gıdayı kontrol ederseniz nüfusu kontrol edersiniz.”

Tarım işi ve Rockefeller’in Yeşil Devrimi kol kola ilerledi. Her ikisi de Rockefeller Vakfı’nın bitki ve hayvanların genetik mühendisliği yoluyla geliştirilmesini de içeren büyük planının parçasıydılar.
John H. Davis 1950’lerin başlarında Başkan Dwight Eisenhower yönetiminde Tarım Bakanı yardımcısıydı. 1955’de Washington’dan ayrıldı ve o zamanlar tarım uzmanları için önemli bir yer olan Harvard İşletme Okuluna girdi. Belirgin bir stratejisi vardı. Davis 1956’da Harvard İş dergisinde yazdığı makalede “çiftlik sorununu sonsuza değin çözmenin ve işlevsiz hükümet programlarını engellemenin tek yolu tarımı şirketlere devretmektir” dedi. Çok az kişi ne düşündüğüne dair ipuçlarına sahip idiyse de o ne istediğini çok iyi biliyordu. Gıda zincirini geleneksel aile çiftçiliğinden alıp küresel şirketlerin eline teslim ederek tarıma darbe yapmaktı amacı.(3)

Rockefeller Vakfı ve ABD tarım şirketlerini heyecanlarından şey Yeşil Devrim’in gelişmekte olan piyasalarda yeni hibrid tohumların üretilmesine dayanıyor olmasıydı. Hibrid tohumların en can alıcı özelliği üreme kapasitelerinin olmayışıydı. Hibrid tohumlar üreyemiyordu. Tohumları ebeveynlerininkine benzer ürünler veren ve açıktan polenlenen türlerin aksine hibrid bitki tohumlarından elde edilen hasatın verimi ilk jenerasyona göre çok düşüktü.
Hibridlerde bu azalan hasat verimi özelliği, yüksek miktarda hasat alabilmek için çiftçilerin her sene tohum almasını gerektiriyordu. Dahası, ikinci jenerasyondan alınan hasattaki verim düşüklüğü tohum ticaretinin tohum şirketleri dışında yapılmasını ve tohumların paylaşılmasını engelliyordu. Büyük küresel tohum şirketleri ebeveyn tohumlukların dışarıya sızmasına engel olabilirse hiçbir çiftçi ya da rakip, hibridleri yetiştiremeyecekti.
Hibrid tohum patentlerinin DuPont’un Pioneer Hi-Bred ve Monsanto’nun Dekalb’ının başını çektiği bir avuç dev tohum şirketinin elinde toplanması daha sonra GDO’lu tohum darbesi için yolu açtı.(4)

Aslında modern Amerikan tarım teknolojisi, kimyasal gübreler ve ticari hibrid tohumlar yerel ve özellikle de orta ölçekli ve daha kurumlaşmış olan tarım ve petro kimya şirketlerine -başta ABD’dekiler olmak üzere- çiftçileri bağımlı hale getiriyordu. Bu on yıllardır dikkatlice planlanan bir sürecin ilk adımıydı.
Yeşil Devrim adı altında Tarım Şirketleri ABD’li ihracatçıların sınırlı giriş yapabildikleri ulusal pazarlara giriyorlardı. Bu eğilim daha sonradan “pazar merkezli tarım” olarak tanımlandı. Aslında bunun gerçek adı ‘tarım şirketlerinin kontrolünde tarım’ idi.

Yeşil Devrim aracılığıyla Rockefeller Vakfı ve daha sonra Ford Vakfı, ABD Uluslar arası Gelişim Ajansı ve CIA’nın dış siyaset hedeflerini şekillendirmek ve desteklemek için kol kola çalıştılar.
Yeşil devrimin en büyük etkilerinden birisi iş aramak için şehirlere göç eden köylünün kırsaldan göç etmesi ve kırsalı boşaltması idi. Bu bir tesadüf değildi. ABD’li küresel şirketlerin ucuz işçi havuzları yaratmak için yaptığı planın, ya da son yıllardaki adıyla ‘küreselleşmenin’ bir parçasıydı bu.

Yeşil Devrim’in kendi kendine yaptığı suni teşvik sona erdiğinde ortaya çıkan sonuçlar söz verilenden oldukça farklıydı. Yeni kimyasal ilaçların gelişigüzel kullanımıyla birlikte ciddi sağlık sorunlarını beraberinde getiren problemler baş gösterdi. Yeni hibrid tohumların mono kültür yetiştirilmesi toprağın ve hasatın verimini düşürdü. Halbuki ilk sonuçlar çok etkileyici idi: Örneğin Meksika’da önce mısır sonra buğdayda iki ya da üç hasat birden alınmıştı. Bu durum kısa süre sonra değişti.

Yeşil Devrim’e genellikle büyük sulama projeleri eşlik ediyordu ki bu genellikle devasa barajların yapılması için Dünya Bankası fonlarını içeriyor, yerleşim birimleri ve büyük verimli tarım alanları sular altında kalıyordu. Ayrıca ‘süper buğday’ dekar başına ihtiyaç duyduğu büyük oranda gübre miktarıyla toprağı nitrat ve petrole boğuyordu. Bu gübrelerse hepsi kardeş olan Rockefeller kontrolündeki büyük petrol şirketlerinin ürünüydü.
Yüksek miktarlarda kullanılan ot ve böcek ilaçları petrol ve kimya devleri için ek pazarlar oluşturuyordu. Yeşil devrim aslında bir “kimyasal darbeydi”. Gelişmekte olan ülkelerin yüksek miktardaki gübre ve ilaç girdisini finanse etmeleri mümkün değildi. Bu nedenle Dünya Bankası’ndan kredi notu alarak, ve ABD hükümetinin garantisi altındaki Chase Bank ve diğer New York bankaları aracılığıyla özel borçlar aldılar.

Birçok gelişmekte olan ülkede uygulanan bu krediler daha çok büyük toprak sahiplerine gitti. Küçük çiftçilerde durum farklı işliyordu. Küçük ölçekli çiftçi ilaç ve gübre alamadığı için borçlanmak zorunda kalıyordu.
Başlangıçta çeşitli hükümetler çiftçiye tohum ve gübre alabilmesi için kredi sağlamaya çalıştı. Bu programa katılamayan çiftçiler tefecilerden borç aldı. Ancak resmi olmayan yüksek faiz oranları nedeniyle birçok küçük ölçekli çiftçi ilk baştaki yüksek hasat veriminden bile bir fayda sağlayamadı. Hasattan sonra ürünlerinin tamamını borç ve faizi geri ödemek için satmak zorunda kaldılar. Para tüccarlarına ve tefecilere bağımlı hale geldiler ve genellikle topraklarını kaybettiler. Hükümetin verdiği düşük faizli krediler bile bu durumu düzeltemedi ve çiftçi kendini bile doyuramaz hale geldi.(5)

On yıllardan beridir Yeşil Devirimi destekleyen, içinde Rockefeller Vakfı’nın da bulunduğu çıkar çevreleri, Rockefeller Vakfı’nın başkanı Gordon Conway’in birkaç yıl önce belirttiği ‘Gen Devrimi’ni, yani GDO patentli tohumların da dahil olduğu endüstriyel tarım girdilerinin yayılmasını, teşvik etmek için çalıştılar.

Gates, Rockefeller ve Afrika’da Yeşil Devrim
1950’lerde Rockefeller Vakfı’nın Yeşil Devrimi akılda tutulmak kaydıyla, aynı Rockefeller Vakfı ile Gates Vakfı’nın şu anda milyonlarca doları olası bir kıyamet senaryosuna karşı tüm tohumları saklamak için harcıyor olması oldukça şüphe uyandırıyor. Aynı kişiler Afrika’da Yeşil Devrim adı altında bir projeye daha milyonlarca dolar yatırıyorlar.
AGRA denilen bu proje Yeşil Devirim’i başlatan aynı Rockefeller Vakfı projesidir. AGRA yönetim kurulunda kimlerin olduğuna bakmak bunu teyit etmeye yeterlidir.

BM eski Genel Sekreteri Kofi Annan da bu kuruldadır. 2007’de Güney Afrika Cape Town’da düzenlenen Dünya Ekonomik Forumunda yaptığı kabul konuşmasında şunları söylemiştir: “Rockefeller Vakfı, Bill&Melinda Gates Vakfı ve Afrika kampanyamızı destekleyen diğer herkesin bu davetini şükranla kabul ediyorum”
AGRA Yönetim kurulunda Rockefeller Vakfı temsilcilerinden Güney Afrikalı Strive Masiyiwa da bulunmaktadır. Bill & Melinda Gates vakfından Sylvia M. Mathews; Dünya Bankası Yönetim Kurulu eski (2002-2006) Başkanı Mamphela Ramphele; Gates Vakfı’ndan Rajiv J. Shah; Rockefeller Vakfı’ndan Nadya K. Shmavonian; Gates Vakfı’ndan Roy Steiner; AGRA, ek bir kurul olarak Rockefeller Vakfı İdari Yöneticisi Gary Toenniessen ile Rockefeller Vakfı Başkan Yardımcısı Akinwumi Adesina’yı da içermektedir.

Listeyi tamamlamak için AGRA programlarına şu isimleri ekleyebiliriz: Rockefeller Vakfı’ndan İdari Yönetici Peter Matlon; Afrika tohum sistemleri başkanı ve Rockefeller Vakfı Yönetici Yardımcısı Joseph De Vries. Öyle görülüyor ki daha önce Hindistan ve Meksika’da başarısızlığa uğrayan Yeşil Devrim’de olduğu gibi Afrika’daki Yeşil Devrim de Rockefeller Vakfı’nın öncelikleri arasında yer almaktadır.

Bugün dikkat çekmeseler de Monsanto ve diğer GDO şirketleri Kofi Annan’ı, patentli GDO tohumları maskelemek için kullanılan aldatıcı biyo-teknoloji kelimesiyle, bu tohumları Afrika’ya yaymak için kullanmaktadırlar. Bugün Güney Afrika, GDO tohumların yasal olarak ekilmesine izin veren tek Afrika ülkesidir. 2003’de Burkina Faso, GMO mahkemeleri kurulmasına onay verdi. 2005’te Kofi Annan’nın ülkesi Ghana, biyogüvenlik yasasını yürürlüğe soktu ve anahtar konumdaki yetkililer GDO ürünlerin araştırılması gerektiğine dair niyetlerini dile getirdiler.

Afrika, GDO’nun dünya çapında yayılması için ABD hükümetinin açtığı kampanyanın yeni hedefidir. Verimli toprakları Afrika’yı ideal bir aday yapmaktadır. Afrika tarım sistemine GDO’lu tohumların yayılması amacıyla birçok genetik mühendisliği ve biyogüvenlik projesi başlatılmıştır ve bu nedenle birçok Afrika hükümeti GDO destekçilerinden kötü şeyler beklemektedirler ki bu şaşırtıcı bir durum değil. Bunların arasında ABD hükümetinin Afrika’lı bilim adamlarını genetik mühendisliğinde eğitmek üzere verdiği burslar, ABD Uluslar arası Gelişim Kurumunun (USAID) ve Dünya Bankası’nın desteklediği biyogüvenlik projeleri; Afrika’daki yerli hasatları kapsayan GDO araştırmaları yer almaktadır.
Rockefeller Vakfı yıllardır Afrika tarlalarına GDO’ları sokabilecek projeleri teşvik etmiş ama büyük oranda başarısız olmuştur. Güney Afrika’daki Mikhathini ovasında GDO pamuğun uygulanmasını teşvik eden araştırmaları desteklemişlerdir.

Güney Afrika tohum endüstrisinde, hem GDO hem de hibrid tohumda güçlü olan Monsanto, “Umudun Tohumları” Kampanyası olarak bilinen ve küçük çiftçileri kapsayan, bir program başlatmıştır. Bu program küçük ölçekli fakir çiftçilere bir Yeşil Devrim paketi sunmakta ve tabi ki bunu Monsanto’nun patentli tohumlarıyla yapmaktadır.(6)
GDO Kıyameti’nin Dört Atlısı’ndan biri olan İsviçreli Syngenta AG, böceklere karşı dirençli GDO mısır geliştirmek için Nairobi’de yeni bir sera yapımına milyonlarca dolar aktarmaktadır. Syngenta CGIAR’ın da bir üyesidir.(7)

Svalbard’a Geçiş
Şimdi bu ne demek oluyor? Gates ve Rockefeller Vakfı’nı Afrika’da patentli ve terminatör patentli tohumların yayılmasını desteklemeye iten nedir? Dünyanın her yerinde monokültür endüstriyel tarım başladığından beri tohum çeşitleri yok olmaktadır. Bu gruplar aynı zamanda varolan tüm tohum çeşitlerini Kuzey Kutbu yakınlarındaki bombaya dayanıklı bir kıyamet deposunda saklamak için milyonlarca dolar harcamaktadırlar. Bunu tohum çeşitliliğini koruyup gelecekte tekrar yayılması için yaptıklarını iddia etmektedirler.
Rockefeller ve Gates Vakıfları’nın Afrika’da GDO’lu Yeşil Devrim’i teşvik etmek için güçbirliği yapıp, aynı zamanda da gizlice Svalbard’daki kıyamet tohum deposunu finanse etmeleri bir tesadüf değildir herhalde? Svalbard projesi ile birlikte GDO’lu tarım devlerinin ağızları kulaklarına varmış olmalı.
Aslında Svalbard girişimi Michael Crichton’un çok satan bilim kurgu romanı Andromeda Strain’i anımsatmaktadır. Bu romanda dünya dışından gelen ölümcül bir hastalık kanın ani şekilde pıhtılaşmasına neden olmakta ve tüm insanlığı tehdit etmektedir. Svalbard’da geleceğin en iyi korunan tohum bankası, GDO Yeşil Devrim Muhafızları tarafından korunacak; yani Rockefeller ve Gates Vakfı, Syngenta, DuPont ve CGIAR tarafından.
Svalbard projesi Küresel Hasat Çeşitliliği Örgütü denilen bir şebeke tarafından işletilecek (GCDT). Onlar kim ki yeryüzünün tüm tohum çeşitliliğini saklayacak bir banka kuruyorlar? GCDT Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ve CGIAR’ın yan kuruluşu olan Biyoçeşitlilik Enternasyonal (daha önceleri Uluslar arası Bitki genetik Araştırma Enstitüsüydü) tarafından kuruldu.

GCDT’nın merkezi Roma’dadır. Yönetim kurulu başkanı Kanadalı Margaret Catley-Carlson aynı zamanda dünyanın en büyük özel su şirketlerinden bir olan Group Suez Lyonnaise des Eaux’nün danışman kurulundadır. Catley-Carlson aynı zamanda 1998’e kadar John D. Rockefeller’ın nüfuz azaltımı örgütü olan ve New York’ta bulunan Nüfus Konseyi’nin de başkanıdır. Bu örgüt 1952’de Rockefeller tarafından Güney Yarıküre ülkelerinde ‘aile planlaması’, doğum kontrol yöntemleri ve kısırlaştırmayı teşvik maskesi altında öjenik (üstün ırk) programını geliştirmek için kurulmuştur.

Diğer GCDT üyeleri arasında Bank of Amerika eski yöneticisi ve halen Holywood Dream Works animasyon şirketinin başkanı Lewis Coleman bulunmakadır. Coleman aynı zamanda Pentagon’un en büyük savaş endüstrisi taşeronlarından Northrup Grumman Şirketinin yönetim kurulu üyelerindendir.
Jorio Dauster Brezilya Ekodizel’in başakanıdır. Berzilya’nın Avrupa Birliği eski büyükelçisidir ve Brezilya Maliye Bakanlığı’nın dış borçlar ara bulucusudur. Dauster aynı zamanda Brezilya Kahve Enstitüsü başkanlığı ile Brezilya patent sistemlerinin modernleştirilmesi projesinin yöneticiliğini de yapmıştır ki bu proje yakın zamana kadar Berzilya kanunlarına göre yasak olan genetiği değiştirilmiş tohumların patentlerinin yasallaştırılmasını da içermektedir. Cary Fowler örgütün idari amiridir. Fowler Norveç yaşam Bilimleri Enstitüsünde Uluslar arası Çevre ve Gelişim Araştırmaları Bölümü’nde eğitmen ve araştırma yöneticisidir. Ayrıca Bioçeşitlilik Enternasyonal’in de baş danışmanıdır. CGIAR’a Uluslar arası Bitki Genetik Kaynakları Sözleşmesi görüşmelerinde Geleceğin Hasatları Merkezlerini tanıtmıştır. 1990’larda FAO’da Uluslar arası Bitki genetik Kaynakları Programına başkanlık yapmıştır. 1996’da 150 ülkenin kabul ettiği FAO’nun Bitki Genetik Kaynakları için Küresel Hareket Planı görüşmelerini hazırlamış ve danışmanlığını yapmıştır. ABD Ulusal Bitki Genetik Kaynakları Kurulunun ve bir diğer Rockefeller Vakfı ve CGIAR projesi olan Meksika’daki Uluslararası Mısır ve Buğday Geliştirme Merkezi’i mütevelli heyetinin eski üyesidir.

GCDT yönetim kurulu üyesi Hindistan’dan Dr. Mangala Rai Hindistan Tarımsal Araştırma ve Eğitim Kurumu Sekreteri (DARE) ve Hindistan tarımsal araştırma konseyi (ICAR) başkanıdır. Ayrıca dünyanın ilk büyük GDO deneyi olan oldukça fazla şişirilen ve hüsranla sonuçlanan GDO “Altın Pirinç” türünü teşvik eden Rockefeller Vakfı Uluslar arası Pirinç Araştırma Enstitüsü’nün de (IRRI) Yönetim Kurulu üyesidir. Rai Uluslar arası Mısır ve Buğday Geliştirme Merkezi’nin (CIMMYT) Yönetim Kurulu üyeliğini yapmıştır ve CGIAR’ın İdari Kurul Üyesidir.
Küresel Hasat Çeşitliliği Vakfı bağışçıları ya da ‘finans melekleri’ ise ünlü Kazabalanka filminde Humprey Bogart’ın dediği gibi tüm ‘tanıdık şüphelileri’ içermektedir. Rockefeller ve Gates Vakfı’nın yanı sıra GDO devleri DuPont-Pioneer Hi-Bred, Bazel İsviçre’den Syngenta, CGIAR ve GDO’ları büyük bir şevkle destekleyen ABD gelişim ajansı USAID, bağışçılar ya da ‘finans melekleri’ arasındadır. Öyle görülüyor ki GDO ve Nüfuz Azatlımı çakalları insanlığın tavuk kümesini, Svalbard’daki küresel tohum deposunu, beklemektedir. (8)

Neden şimdi Svalbard?
Bill Gates ve Rockefeller Vakfı’nın DuPont ve Syngenta gibi genetik mühendisliği tarım endüstrisi devleri ve CGIAR ile birlikte neden Kuzey Kutbunda Kıyamet Tohum Bankası kurduklarını haklı olarak sorabiliriz.
Böyle bir depoyu kim kullanacak? Bitki üreticileri ve araştırmacılar gen bankalarının birincil kullanıcılarıdırlar. Günümüzün en büyük bitki üreticileri küresel bitki patentiçisi GDO devleri Monsanto, DuPont, Syngenta ve Dow Kimyasallar’dır. 2007’nin başlarından beri Monsanto ABD Hükümeti ile birlikte Terminator ya da ‘Genetik Kullanımı Kısıtlama Teknolojisi’nin (GURT) patentini elinde bulundurmaktadır. Terminator ilk hasattan sonra patentli ticari tohumun ‘intihar etmesine’ neden olan uğursuz bir teknolojidir. Bu teknolojiyle özel tohum şirketleri mutlak kontrolü ellerinde bulundururular. Gıda zinciri üzerinde böylesi bir kontrol ve güç daha önce insanlık tarihinde görülmemiş bir şeydir.

Bu sinsi genetik mühendisliği ürünü özellik çiftçilerin her sene tekrar tekrar pirinç, soya, mısır, buğday (ya da toplumlarını beslemeleri için neye ihtiyaçları varsa) için Monsanto ya da diğer GDO tohum dağıtımcılarına gitmelerine neden olur. Eğer bu tüm dünyada yaygınlaşırsa belki on yıl içinde dünya çftçilerinin çoğu Monsanto, DuPont ya da Dow Kimyasallar gibi üç beş büyük tohum şirketinin kölesi haline gelecektir.
Bu durum, tohum şirketlerinin, ev sahibi hükümet Washington’dan gelen emirler doğrultusunda Washington’un siyasetlerine karşı olan üçüncü dünya ülkelerine tohum vermeme olasılığı için de kapıyı aralayacaktır. Bunun olamayacağını söyleyenlere son küresel olaylara bakmalarını tavsiye ederim. Gücün üç dört ABD menşeyli tarım devinde toplanması tüm GDOlu tohumların dağıtımını durudurmalarına olanak tanımaktadır
Bu şirketler -Monsanto, DuPont, Dow Chemical- insanlığa yaptıkları hizmetler açısından oldukça ‘temiz’ bir sicile sahiptirler. Dioksin, PCB, Agent Orange (Vietnam saldırısında kullanılan bir zehir) gibi buluşları geliştirmiş ve teşvik etmişlerdir. Toksik kimyasalların kanserojen ve sağlığa diğer olumsuz etkilerinin bariz delillerini örtbas etmişlerdir. Dünyanın en çok kullanılan ot ilacı olan glifosatın içme suyuna karıştığında zehirli olduğuna dair ciddi bilimsel raporları hasır altı etmişlerdir. Glifosat Monsanto’nun Roundup ot ilacındaki ana maddedir ve Monsanto’nun genetiği değiştirilmiş tohumlarının çoğu ile birlikte alınmak zorundadır.(9) Danimarka ülkenin yer altı sularını zehirlediği kanıtlanınca glifosatı 2003’de yasakladı.(10)

Tohum gen bankalarında depolanan çeşitlilik, bitki üretimi ve temel biyolojik araştırmalar için ham maddeyi oluşturur. Bu amaçlar için yüz binlerce örnek her yıl dağıtılır. BM’nin Gıda ve Tarım Teşkilatı’na (FAO) göre tüm dünyada 1400 tohum bankası bulunmaktadır ve bunların en büyüğü ABD hükümetine aittir. Diğer büyük tohum bankaları büyükten küçüğe doğru: Çin, Rusya, Japonya, Hindistan, Güney Kore, Almanya ve Kanada’da bulunmaktadır. Ek olarak CGIAR tüm dünyada seçtiği ülkelerde tohum bankaları zincirleri işletmektedir.
1972’de Rockefeller ve Ford Vakfı tarafından Yeşil Devrim tarım modelini yaymak için kurulan CGIAR, Filipinlerden, Suriye’ye ve Kenya’ya kadar özel tohum bankalarını kontrol etmektedirler. Tüm bu tohum bankaları 6.5 milyondan fazla tohum çeşidi bulundurmaktadır ve bunların 2 milyonu ‘endemiktir’. Svalbard Kıyamet Tohum Deposu 4.5 milyon farklı tohum çeşidi barındıracaktır

GDO’lar bir biyolojik Harp Silahı mı?
Şimdi Bill Gates ve Rockefeller Vakfı’nın Svalbard projesindeki suistimal olasılığının en önemli tehlikesine bir göz atalım. Pirinç, mısır, buğday ve soya gibi dünyanın temel gıda üretimi için patentli tohumların üretimi korkunç bir biyolojik silah olarak kullanılabilir mi?
Rockefeller, Carnegie, Harriman ve diğer zengin elit aileler tarafından fonlanan öjenik (üstün ırk yaratma) lobisinin 1920’den beri biricik amacı ‘negatif öjenik’tir. ‘Negatif Öjenik’ istenmeyen soyların sistemli bir şekilde yok edilmesidir. Aile Planlaması Enternasyonal’in kurucusu ve koyu öjenikçi ve Rockefeller ailesi dostu Margaret Sanger 1939’da harlemde “Negro (Zenci) Projesi” adı altında bir proje başlattı. Bu projenin ne olduğunu bir arkadaşına yazdığı mektupta açıkça dile getiriyordu: “Negro (Zenci) nüfüsü ortadan kaldırmak istiyoruz” (11)

Küçük bir Kaliforniya biyoteknoloji şirketi olan Epicyte, yendiği takdirde erkeklerde spermi kısırlaştıran bir mısırı genetik mühendisliği marifetiyle geliştirdiklerin açıkladı. O zamanlarda Epicyte, Svalbard’ın iki sponsoru olan DuPont ve Syngenta ile teknolojisini yaymak için ortaklık kurmuştu. Epicyte o zamandan beridir Kuzey Karolayna’lı (North Carolina) bir biyoteknoloji şirketi tarafından yönetiliyor. Çok ilginçtir ki Epicyte, genetiği değiştirilmiş sperm öldürücülü mısırı ABD Tarım Bakanlığından (USDA) aldığı araştırma fonuyla geliştirmişti. Aynı USDA tüm dünyanın karşı çıkmasına rağmen şu anda Monsanto’nu elinde bulundurduğu Terminatör Teknolojisi’ninin geliştirilmesini finanse etmeye devam etmişti.

1990’larda BM’nin Dünya Sağlık Örgütü, Nikaragua, Meksika ve Filipinlerde 15 ila 45 yaşları arasındaki milyonlarca kadının aşılanması için bir kampanya başlattı. Aşının paslı çiviye basma gibi nedenlerle bulaşabilen tetanoza karşı yapılacağı iddia edildi. Paslı çiviye basma ihtimali erkeklerde de olmasına rağmen aşı erkeklere ya da erkek çocuklara yapılmadı.

Bu şüphe uyandırıcı durumdan ötürü Katolik bir kilise organizasyonu olan Comite Pro Vida de Mexico (Meksika Yaşam Komitesi) aşıları test ettirdi. Test sonuçları gösterdi ki Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) yalnızca çocuk doğuracak yaştaki kadınlara dağıttığı aşıların Chorionic Gonadotrophin ya da hCG içerdiği ortaya çıktı. Doğal bir hormon olan hCG, tetanoz toksoid taşıyıcılarıyla ile birleştiğinde kadınların hamile kalmasını engelleyen antibodileri üretiyordu. Aşı yapılan hiçbir kadına bundan bahsedilmemişti.
Daha sonradan ortaya çıktı ki Rockefeller Vakfı, Rockefeller’ın Nüfus Konseyi, Dünya Bankası (CGIAR’a ev sahipliği yapar) ve ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) için tetanoz taşıyıcılı bir kısırlaştırma aşısı üretmek için 1972’de 20 yıllık bir proje başlatmışlardı. Ayrıca Svalbard Kıyamet Tohum Deposunu ev sahibi Norveç hükümeti, kısırlaştırıcı aşının üretilmesi için 41 milyon $ bağış yapmıştı.(12)

Norveç’ten Rockefeller Vakfı’na ve Dünya Bankası’na kadar tüm bu şebekelerin Svalbard’daki tohum bankasıyla da ilgili olması bir tesadüf mü? ABD Kongresi’nin 1989’da kabul ettiği Anti-Terör yasasını hazırlayan Prof. Francis Boyle’a göre Pentagon biyolojik savaş yapmaya ve kazanmaya hız vermiştir. Boyle’a göre bu Bush’un 2002’de halkın bilgisi ve onayı olmadan yürürlüğe sokulan iki ulusal strateji hükmünün parçasıdır. Yalnızca 2001-2004’te ABD Federal Hükümeti sivil biyolojik savaş için 14.5 milyar dolar harcamıştır ki bu çok yüksek bir rakamdır.
Rutgers Üniversitesi biyologlarından Richard Ebright’a göre bugün ABD’de 300 bilimsel kurum ve 12.000 kişi biyolojik saldırı için kullanılabilecek patojenlere ulaşabilecek konumdadır. Biyolojik saldırı gücü olan salgın hastalıkların araştırılması için ABD Hükümeti 497 adet Ulusal Sağlık Enstitüsü (NIH) araştırma bursu vermektedir. Elbette bunlar olası bir terör saldırısına karşı savunma maskesi altında meşrulaştırılmaktadır. .
ABD Hükümetinin biyolojik saldırı için harcadığı dolarların çoğu genetik mühendisliğine gitmektedir. MIT (Masaçusets Teknoloji Enstitüsü) biyoloji profesörü Jonathan King biyolojik saldırı programlarının sayısındaki artışın nüfus için artan önemde bir tehlike teşkil ettiğini ifade etmektedir. King şunları ekliyor: “Bu programlar hemen her zaman savunma amaçlı olarak nitelendirilse de savunma ve saldırı programları aslında tamamen aynı şeylerdir”.(13)
Allah Korusun, ama Svalbvard’daki Bill Gates ve Rockefeller Vakfı’na ait Kıyamet Tohum Bankası’nın, bu sefer Dünya Gezegeni’ni yok edecek olan bir diğer ‘Çözüm’ün parçası olup olmadığını zaman gösterecek.
F. William Engdahl, Küresel Araştırmadan çıkan ”Yıkımın Tohumları, Genetik Mühendisliğinin Gizli Ajandası” (Seeds of Destruction, the Hidden Agenda of Genetic Manipulatio) yazarıdır. Kendisi aynı zamanda Pluto Press’ten çıkan ”Savaş Yüzyılı: Anglo Amerikan Petrol Siyaseti ve Yeni Dünya Düzeni” Kitabının da yazarıdır.
E-mail ile iletişim için:info@engdahl.oilgeopolitics.net
. William Engdahl Küreselleşmeyi Araştırma Merkezi’nin (CRG) Araştırma Üyesidir.
Yazılarına şu adreslerden ulaşılabilir: www.engdahl.oilgeopolitics.net
ve http://www.globalresearch.ca/index.php?context=listByAuthor&authorFirst=F.%20William&authorName=Engdahl
DİPNOTLAR1 F. William Engdahl,Seeds of Destruction, Montreal, (Global Research, 2007).
2 Ibid, pp.72-90.
3 John H. Davis, Harvard Business Review, 1956, cited in Geoffrey Lawrence, Agribusiness, Capitalism and the Countryside, Pluto Press, Sydney, 1987. See also Harvard Business School, The Evolution of an Industry and a Seminar: Agribusiness Seminar, http://www.exed.hbs.edu/programs/agb/seminar.html.
4 Engdahl, op cit., p. 130.
5 Ibid. P. 123-30.
6 Myriam Mayet, The New Green Revolution in Africa: Trojan Horse for GMOs?, May, 2007, African Centre for Biosafety, http://www.biosafetyafrica.net/.
7 ETC Group, Green Revolution 2.0 for Africa?, Communique Issue #94, March/April 2007.
8 Global Crop Diversity Trust website, in http://www.croptrust.org/main/donors.php.
9 Engdahl, op. cit., pp.227-236.
10 Anders Legarth Smith, Denmark Bans Glyphosates, the Active Ingredient in Roundup, Politiken, September 15, 2003, in organic.com.au/news/2003.09.15.
11 Tanya L. Green, The Negro Project: Margaret Sanger’s Genocide Project for Black American’s, in www.blackgenocide.org/negro.html.
12 Engdahl, op. cit., pp. 273-275; J.A. Miller, Are New Vaccines Laced With Birth-Control Drugs?, HLI Reports, Human Life International, Gaithersburg, Maryland; June/July 1995, Volume 13, Number 8.
13 Sherwood Ross, Bush Developing Illegal Bioterror Weapons for Offensive Use,’ December 20, 2006, in http://www.truthout.org/.

F. William Engdahl Yeni Dünya Düzeni hakkında önde gelen analizcilerdendir. Petrol ve jeopolitika üzerine çok satan ‘Savaş Yüzyılı: Anglo-Amerikan Politikaları ve Yeni Dünya Düzeni’ kitabının yazarıdır. Eserleri ondan fazla dile tercüme edilmiştir.
Engdahl'ın Yıkımın Tohumları kitabı Hakkında Okuyucu Görüşleri
Engdahl’ın dünya hakkında çizdiği resim oldukça gerçekçidir. Her ne kadar medeniyetimiz insani idealler üzerine kurulmuş olsa da bu yeni “serbest piyasa” çağında, her şey –bilim, ticaret, tarım ve hatta tohumlar bile- birkaç küresel şirket baronunun ve onların siyasi izdeşlerinin elinde birer silaha dönüşmüştür. Dünya Egemenliğini elde etmek için artık süngülü askerlere ihtiyaç duymamaktadırlar.Tek ihtiyaç duydukları şey gıdanın kontrolüdür. (Dr. Arpad Pusztai, İskoçya Rowett Araştırma Enstitüsü eski üyesi, biyokimyager)
Sosyo-politik ajandayı –biyoteknoloji şirketlerinin neden GDO’lu tohumları Dünaya’ya yaymakta ısrar ettiklerini- öğrenmek istiyorsanız bu kitabı okumalısınız. Bu şirketlerin tüm insanlığı nasıl kontrol etmek istediklerini ve neden buna direnmemiz gerektiğini öğreneceksiniz. (Marijan Jost, Genetik Profesörü, Krizevci, Hırvatistan)
Kitap sanki devasa boyutlardaki bir soykırımın romanı ve Anglo-Amerikan tarım şirketlerinin her tür yaşam hakkımızı elimizden almak için Genetiği Değiştirilmiş Organizmaları (GDO’ları) kullanmaktan kaçınmadıklarını gösteriyor.. (Anton Moser, Biyoteknoloji Preofesörü, Graz, Avusturya).

Kaynak : http://gdoceviri.blogspot.com/2009_03_01_archive.html
Orijinal Metin : http://www.globalresearch.ca/index.php?context=va&aid=7529

8.04.2010

'Özgür Yazılım Kullanmayın Kar Edemiyoruz'

ABD’deki Fikri Hakları Koruma Birliği özgür yazılımların hükümetler tarafından düşük maliyet ve korsan kopyalamayı önlemek amacıyla tercih edilmesinin, yazılım endüstrisi için bir tehdit oluşturduğunu öne sürerek bu ülkelerin telif hakkı ihlalcileri kara listesine dahil edilmesini istedi.

BSA (İş Yazılımları İttifakı), RIAA (Amerikan Kayıt Endüstrisi Birliği), ESA (Eğlence Yazılımları Birliği) gibi kurumların oluşturduğu IIPA (Uluslararası Entellektüel Mülkiyet Birliği) 498 sayfalık raporunda entellektüel mülkiyet haklarını ihlal eden ülkeleri ve bu ülkelerdeki ihlal durumlarını sıralıyor.

Ülke bazında hazırlanan “Özel 301″ raporları da yayımlayan IIPA fikri mülkiyet haklarını ne dereceye kadar koruduklarını, internetten telif haklı müzik, film, yazılım vb. indirme ya da başka bir medyadan kopyalama nedeniyle doğan zararların maliyetini detaylı araştırmasını yapıyor. 498 sayfalık rapor, bu Özel 301 raporlarının toplamı şeklinde hazırlanıyor. “Özel 301″ raporları, 2010 senesine kadar özgür yazılımdan bahsetmiyorlardı. Ancak 2010 tarihli “Özel 301″ raporları, özgür yazılımın özellikle hükümetler ve sektörler bazında (örneğin eğitim) kişilerin ve kurumların yazılım seçiminde kısıtlama getirdiğini öne sürüyor ve yazılım endüstrisinin büyümesini engellediği ve karlarını azalttığı için özgür yazılıma yönelen ülkeleri de kara listeye alıyor. Bu ülkeler arasında Endonezya, Vietnam, Brezilya ve Filipinler var.

Örneğin Endonezya hükümetinin İdari Reform Bakanlığı, Mart 2009′da tüm hükümet kurumlarında ve devlet organlarında “yasal yazılım ve özgür yazılımın kullanılması” kapsamında bir teşvik mektubu gönderdi ve 2011 yılı itibarıyle de uygulamaya geçileceğini planlandı. Bu geçişin yazılım bütçesini düşüreceği öngörüldü. Bu mektubu takiben Nisan 2009′da Araştırma ve Teknoloji Devlet Bakanlığı tarafından “Hükümet Birimlerinde Özgür Yazılıma Geçiş” belgesi yayımlandı.

IIPA raporu, Endonezya hükümetinin bu tavsiyesinin, yazılım endüstrisini zayıflatacağını, özgür yazılım sunan şirketlere “suni varlık alanı açacağını” ve bu şekilde de “uzun vadeli rekabet gücünü azaltıcağını”, aynı zamanda da “yasal şirketlerin hükümet pazarına erişimini” engelleyeceğini yazıyor. Endonezya hükümetinin bu tavsiyesinin “Pazardaki en iyi çözümü bulacağı bir sistemi geliştirmek yerine”, “fikri hakları korumayan bir anlayışı desteklediğini” öne sürüyor.

(soL – Haber Merkezi)

9.02.2010

Isınma karşıtlarını para ısıtıyormuş!

Ortalığı karıştıracak iddia: Küresel ısınma karşıtları, petrol devi ExxonMobil'in finansmanıyla iklim değişiminin insan kaynaklı olduğunu savunan bilimcilere karşı planlı kampanya yürütüyor.

Dev şirketleriyle küresel ısınmanın pimini çekenler, her şeyin insanoğlunun eseri olduğuna dair kabulü zayıflatmak için devreye parayı mı soktu? İngiliz The Independent gazetesinde yayımlanan bir makalenin iddiası bu; petrol şirketi ExxonMobil’in finansmanıyla planlı bir kampanya yürütüldüğü öne sürülüyor.
Makalede, ABD’deki Atlas Ekonomik Araştırma Vakfı ve İngiltere’deki Uluslararası Politika Ağı gibi iklim değişimi karşıtı düşünce kuruluşlarının, dünyanın en büyük petrol şirketi ExxonMobil’den yüz binlerce sterlinlik yardım aldığı belirtiliyor. Yazıya göre, iki kuruluş da iklim değişikliği fikrine karşı çıkan bilim insanlarını bir araya getirdiği uluslararası toplantılar düzenliyor.

100 bin dolardan fazla para aldı
ExxonMobil iklim değişiminin insandan kaynaklanmadığını kanıtlama çabalarında, perde arkasındaki en önemli unsurlardan biri. Şirket kayıtlarına göre Atlas Vakfı, 2008’de ExxonMobil’den bu amaçla 100 bin dolardan fazla para aldı. Bunun karşılığında iklim değişimi şüpheciliğini destekleyen 30 kadar yabancı düşünce kuruluşuna destek verdi ve geçen martta New York’ta yapılan dünyanın önde gelen iklim değişimi karşıtları toplantısının sponsorları arasında yer aldı. Yazıda, toplantıyı düzenleyen Heartland Enstitüsü’nün de son yıllarda ExxonMobil’den para alan sağcı düşünce kuruluşu olduğu belirtildi.
Gazetedeki makaleye göre, iklim değişiminin insanoğlu yüzünden olduğu görüşünü savunan bilim insanlarına karşı saldırı, geçen aralıktaki Kopenhag iklim zirvesi öncesinde, konuyla ilgili binlerce e-postanın East Anglia Üniversitesi’nden sızdırılmasından sonra arttı. Birçok iklim değişimi karşıtı, düşüncelerini desteklemek için bu sızdırılan e-postalardaki düşünceleri yayımlamaya başladı.

Sağ ideolojiye sahip insanlar
İklim değişimine şüpheyle bakan bloglar da geçen hafta, Amazon ormanlarının yok olmakta olduğu konusundaki bilimsel verilere şüpheyle bakan yazılar yayımladı.
London School of Economics’in Grantham İklim Değişimi Araştırma Enstitüsü yetkilisi Bob Ward, ‘İklim değişimine şüpheyle bakan argümanların çoğunun, (serbest) pazarda herhangi bir çevresel düzenleme yapılmasına karşı çıkan, açıkça sağ ideolojiye sahip insanlar tarafından yapıldığını’ söylüyor. Ward, petrol şirketinden aldıkları finansman sayesinde bu kişilerin görüşlerini daha çok yayabilme fırsatı bulduklarını belirtiyor.
Uluslararası İklim Değişimi Kurulu’nun eski başkanı Prof. Bob Watson da, ‘İnsan kaynaklı iklim değişimi delillerinin güvenilirliğini zayıflatmak için bazılarının planlı çaba harcadığını’, bunların özel sektörce desteklendiğinden emin olduğunu söylüyor.

15.01.2010

SALGIN SAHTE, VURGUN GERCEK

Avrupa Konseyi Sağlık Birim Şefi Wogard: Domuz gribi salgını, dünya çapındaki paniği paraya çeviren firmaların başlattığı ‘sahte’ bir salgındır.

DÜNYA çapında panik yaratan domuz gribi salgınının ‘sahte’ olduğu ortaya çıktı. Avrupa Konseyi Sağlık Şefi Wolfgand Wogard, para kazanmak isteyen ilaç firmalarının Dünya Sağlık Örgütü’nü etkilediğini açıkladı.

Firmalara soruşturma
İLAÇ firmaları dev karlar elde ederken, birçok ülkenin sağlık bütçesinin erimesi, büyük tepki oluşturdu. Wogard’ın bu süreçte ilaç firmalarının rolünün incelenmesi yönündeki teklifi, Avrupa Konseyi’nde kabul edildi.

İngilizler sorumlu peşinde
İngiltere’nin en çok satan gazetelerinden Daily Mail, sağlık bütçelerini eriten skandal sonrası sorumluların bulunup cezalandırılması için kamuoyu oluşturmaya başladı.

Skandal: Salgın sahte
Avrupa Konseyi Sağlık Birimi, ‘domuz gribi’ salgınının dünyadaki panikten faydalanmak isteyen ilaç firmalarının başlattığı ‘sahte bir salgın’ olduğunu açıkladı
Avrupa Konseyi Sağlık Şefi Wolfgand Wogard, ’domuz gribi’tedavisinde kullanılan ilaç ve koruyucu aşıları üreten şirketleri Dünya Sağlık Örgütü’nün domuz gribini bir salgın olarak tanımlama kararını etkilediğini savundu. İngilizlerin en çok satan gazetelerinden Daily Mail’in haberine göre, ’domuz gribi’ salgınının dünya çapındaki panikten faydalanmak isteyen ilaç firmalarının başlattığı ’sahte bir salgın’ olduğu gerçeği ortaya çıktı. Bu sayede ilaç firmaları “dev kazançlar” elde ederken, Türkiye de dahil pek çok ülke zaten kısıtlı olan sağlık bütçelerini bu nispeten hafif hastalığa karşı aşı kampanyaları düzenlemek için harcadı.


Müzakere şubat ayında

Wogard’ın bu süreçte ilaç firmalarının rolünün incelenmesi yönündeki teklifi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin sorumluluğunu da üstlenen Avrupa Konseyi’nde kabul edildi. Konuyla ilgili acil durum müzakereleri önümüzdeki ay yapılacak. Sağlık Bakanlığı’nın, aralık ayının sonlarında açıkladığı rakama göre, domuz gribinden ölenlerin sayısının 507 olduğunu söylemişti. Sağlık Bakanlığı yetkilileri, ölü sayısını açıklama konusunda, belli zaman müddetlerinin değil, hastalığın seyrinin açıklama ihtiyacı doğurmasının esas alınacağını kaydetmişti. Kasım ayında ise Başbakan Erdoğan ile Sağlık Bakanı Recep Akdağ arasında geçen diyaloglar kafaları karıştırmıştı.

[YeniÇağ]

10.01.2010

Domuz gribinden kimler rant sağladı?

Prof. Akdur, gerçekçi olmayan salgın paniklerinin pahalıya patladığını, H1N1'in dünyaya 4.4 trilyon dolara mal olacağını belirtti ve 'Bu paniklerden bazı ülke ve firmalar büyük rantlar elde ediyor' dedi.

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Recep Akdur, ''gerçekçi olmayan salgın paniklerinin dünyaya ve insanlığa çok pahalıya mal olduğunu'' ifade ederek, ''Kuş gribi dünyaya 2.2 trilyon dolara mal oldu, domuz gribinin ise 4.4 trilyon dolara mal olacağı hesaplanıyor. Bu paniklerden bazı ülke ve firmalar büyük rantlar elde ederken diğer bir kısmı da büyük zarar görüyor'' dedi.

Akdur, Dünya Sağlık Örgütü'nün 2010 kışı boyunca güney yarım kürede kullanılacak aşı için önerdiği iki seçenekten birinin, ''domuz gribi'' (H1N1) ve mevsimsel (H3N2) virüsleri ile influenza B virüsünden oluşan üçlü aşı, diğerinin de mevsimsel (H3N2) virüsü ile influenza B virüsünden oluşan ikili aşı olduğunu söyledi.

Firmaların 2010 için üçlü aşı üretmeleri halinde, halen piyasadaki ''domuz gribi'' aşısının yapılmasına gerek kalmayacağını anlatan Akdur, ikili aşı üretilmesi durumunda ise bu aşının yanında ''domuz gribi'' aşısının da uygulanması gerektiğini bildirdi. Akdur, şu görüşleri dile getirdi:

ULUS EKONOMİLERİ Mİ ŞİRKET EKONOMİLERİ Mİ?
''Bütün bunlar değerlendirildiğinde, salgının birinci dalgasından elde edilen verilerden yola çıkılarak, domuz gribinin korkulan, korkulması gereken bir virüs olmadığının anlaşılmasına rağmen DSÖ, abartmaya ve korkutmaya devam etmiştir. DSÖ'nün, koruyuculuğu ve güvenliği konusunda tatminkar bilgiye sahip olunmayan tekli domuz gribi aşılarının klasik risk grupları dışındaki büyük kitlelere yapılmasını önermesi, Ocak 2010'dan itibaren üçlü aşı içinde domuz gribi virüsünü de bulundurma olanağı varken hala ikili aşı önererek bunun yanında ayrıca tekli domuz gribi aşısı yapılmasını tavsiye etmesi, örgütün, ulusları, özellikle de gelişmekte olan ulusların ekonomisinden daha çok şirket ekonomilerini düşündüğü kuşkusunu yaratmakta ve bu kuruma olan güveni sarsmaktadır.''

DSÖ YALANCI ÇOBANA DÖNDÜ

DSÖ'nün son yıllarda olayları ve grip pandemilerini iyi yönetemediğini savunan Akdur, örgütün ''domuz gribi'' ve aşısı ile ilgili uygulamalarının yalnızca Türkiye'de değil, tüm dünyada tartışıldığını, bunun da ötesinde şiddetle eleştirildiğini söyledi. Akdur, ''Başka bir ifadeyle tüm dünyada gerek DSÖ'ye gerekse aşı firmalarına karşı büyük bir güven bunalımı yaşanmaktadır. Bu yaşananların dünya ölçeğinde veya insanlığa en önemli faturası da DSÖ'ye olan güvenin yitirilmesidir'' dedi.

Geçmişte dünya genelinde yaşanan büyük salgınların DSÖ ve bilim çevrelerinde duyarlılığa yol açtığını, ülkelerin buna karşı plan ve hazırlık yapmasının yerinde olduğunu belirten Akdur, ''Ancak bu durum hem DSÖ'de hem de ülkelerde adeta 'mehdi bekleme psikoloji' yarattı. Tanı konulan her yeni A grip virüsünün beklenen, ölümcül virüs olduğu ya da olabileceği söylenerek büyük panikler yaratıldı. DSÖ adeta yalancı çobana döndü'' ifadesini kullandı.

TÜRKİYE AŞI ÜRETMELİ
Grip salgını konusunda Türkiye'nin aşı ve antiviral üretmemek, sağlık sorunlarına siyasi yaklaşmak ve krizleri iyi yönetememek gibi sorunları bulunduğunu savunan Akdur, 2010'da DSÖ'nün yeni bir virüs ilan etmesi halinde Türkiye'nin aşı ve antiviral bulamamak riskiyle karşı karşıya kalabileceğini ileri sürdü. Aşı ve temel ilaçların stratejik maddeler olduğunu anlatan Akdur, bir salgın olasılığında ülkelerin önce kendi halkının gereksinimlerini karşılaması gerektiğini, bu maddeleri diğer ülkelere vermemesinin de doğal olduğunu söyledi. Akdur, ''Türkiye her şeyden önce bu çıkmazdan, yoksunluktan, aşı ve ilaç üretememek sorunundan kurtulmalıdır'' dedi.

2003'de yapılan bir çalışmaya göre ülkede ihtiyaç duyulan aşıların tamamının Türkiye'de üretilmesi için 90 milyon ABD dolarına ihtiyaç duyulduğunu bildiren Akdur, bunun sürekli ertelendiğini, ancak gelinen noktada yalnızca bir yıl için ithal edilen aşılara yapılan harcamaların 1 milyar dolara yaklaştığını kaydetti. Prof. Dr. Recep Akdur, kuş gribi salgınıyla birlikte aşı üretimine geçilmiş olsaydı Türkiye'nin mevcut sorunları yaşamayacağını savundu.

BAKANLIK MÜSTEŞARI: YANLIŞ ADIM ATMADIK
Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. Nihat Tosun ise domuz gribi konusunda Sağlık Bakanlığı olarak yanlış bir adım atmadıklarını, alınması gereken önlemleri aldıklarını bildirdi. Salgının başlangıcında ülkedeki risk gruplarının tamamını aşılayabilecek şekilde bağlantı yaptıklarını, ancak bunun bağlantısı yapılan tüm aşıların satın alındığı anlamına gelmediğini belirten Tosun, aşılanma oranlarının düşük olması ve hastalığın beklendiğinden erken yayılması gibi gerekçelerle alınacak aşı oranını daha sonra düşürdüklerini anlattı.

''Salgının abartıldığı'' yorumlarına katılmadığını bildiren Tosun, ''Sonuçta eğer H1N1 salgını olmasaydı 500'ün üzerinde insanımızı kaybetmeyecektik. Bunu sıradan bir olay gibi görmemek lazım'' dedi.

[NTV]

18.11.2009

Kapitalizmin İkiyüzlülüğü : Açlık zirvesine, lüks damgası

Aşağıda Radikal Gazetesinden alıntıladığım bir haberi okuyacaksınız. Açlıkla Mücadele Zirvesine katılan "yoksul" ülkelerin liderlerinin ve eşlerinin "zengin"liği teşhir edilmiş. Bu zaten hep böyleydi, kapitalizmin ne adaleti vardır ne de adalet isteği.. Finans kapitalin baronları ve devletlerin liderleri, gezegendeki tüm zenginliği gasp ederler ve diğer tüm canlıları ve türleri bu amaç için hunharca kullanmaktan, ezmekten, köleleştirmekten ve nihayetinde yok etmekten çekinmezler. Mutlak bir totalitarizm ve tahakküm, sistemin doğasında vardır, Kapitalizm hiç bir zaman insancıl, gezegencil olmayacağı için düzenlediği zirveler, aldığı kararlar, protokoller, YALANDIR! Hepsi bizi oyalamak, uyutmak, baskı altına almak içindir.. O yüzden hepbirlikte, Yaşanabilir Bir Dünya İçin Mücadele Et!

Kemal Mete

Açlıkla mücadele için yapılan Dünya Gıda Zirvesi'ne katılan yoksul ülkelerin liderlerinin ve lider eşlerinin israfçı tutumları zirveye damgasını vurdu


Açlıkla mücadelede yeni bir stratejinin onaylanması beklenen, İtalya’nın başkenti Roma’da toplanan Dünya Gıda Zirvesi’ne zengin ülkelerin liderlerinden hiçbiri katılmazken, zirveye, katılan yoksul ülkelerin liderlerinin ve lider eşlerinin israfçı tutumları damgasını vurdu.

Libya lideri Muammer Kaddafi pazartesi gecesi bir villada parayla tutulmuş 200 hostese uzun bir konuşma yaparken, Tunus liderinin eşi Leyla Zine, moda devlerinin butiklerinin bulunduğu Via Condotti kasabasına giderken, konvoyu ile trafiği tıkadı. İtalyan gazetesi Il Messaggero, Leyla Zine’nin en lüks mücevher mağazası Bulgari’nin önünde çekilmiş bir fotoğrafını yayımladı.

Bu görüntüler BM Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) çağrısı ile toplanan zirvenin dünyadaki 1 milyar aç insanın sorunlarına çözüm bulmaktan uzak, sadece konuşulan bir toplantı olduğu eleştirilerini güçlendirdi.

Devamı İçin : Radikal

6.10.2008

"Bu Krizden Savaş Çıkabilir"

Prof. Dr. Erinç Yeldan'la yapılan Milliyet Gazetesinde yayımlanıp, Savaş Karşıtları sitesinde linki verilen röportajın detayları aşağıda, dikkatlice okunması gerektiği kanaatindeyim ;

"Büyük sermaye “Dünya ticaretini sadece ben yönlendireyim” diyor. Eğer kârlılığı kısıtlanırsa buradan tek çıkış yolu kalıyor; “düzeltici savaş.” Yoksa çok fazla sermayedar çok fazla üretim yapıyor ve bu borçlulukla da yeni bir talep yaratılamıyor. O zaman da bu iktisadi artığın bir savaşla veya bir başka yolla yakılması gerekiyor"

Dünya borsaları çöktü!
Krize dair-S.Özel
Bir liberal olarak özeleştiri-C.Ülsever

Devrim SEVİMAY / SORU-CEVAP

Kapitalizmin yapısından dolayı büyük sermayedarlar arasındaki çelişkiler o noktaya geliyor ki, birikimlerini sürdürebilmek için birbirlerinin sınırlarını yeniden çizmek durumunda kalıyor Finansal rant ve sermaye kârlılığının doyum noktasına ulaştığı 20'nci yüzyılın son çeyreğinde sistem sürdürülemez bir noktaya geldi. Bunu aşmak için tek çıkış yolu kalıyor; 'düzeltici savaş...'

Tarihin paraya para denmeyen bu döneminde kapitalizmin ne kötü bir şey olduğundan veya Karl Marx’ın ne de doğru laflar ettiğinden söz etmeye kalkana “dinozor”, en iyi ihtimalle “demode” gözüyle bakılırdı, ama özellikle son bir-iki aydır lafın dönüp dolaştığı yer burası oldu. ABD’deki kriz aslında zaten bal gibi bilinenleri bir daha konuşma fırsatı verdi insanlığa... Biz de doları, borsayı, enflasyonu en azından üç-beş soru kadarlık bir kenara koyup, “Bu yaşananın tarihteki anlamı ne”; onu anlamaya çalıştık. Ve böyle bir çaba için de elbette Marksist bir iktisatçıyı seçtik: Prof. Dr. Erinç Yeldan. Krizi iki yıldır yerinde gözlemle fırsatı da bulmuş olan Yeldan’ın bir sosyal bilimci olarak getirdiği yorumlar şöyle:

Kapitalizmin henüz alternatifi yok

- “Kapitalizmin sonuna gelindi” ifadesini siz de abartılı buluyor musunuz?

Kesinlikle abartılı bir ifade. Çünkü önce kapitalizmin sonunu getirecek bir alternatifin, bir toplumsal düzenin ortaya çıkması lazım. Böyle bir alternatif düzen ise halihazırda yok. Sovyet sisteminin 1990’da çöküntüye uğraması, kapitalizm sonrası toplum tahayyüllerinin somut olarak gerçekleştirilmesi konusunda bize henüz bir dayanak sunmuyor.

- Ama bu krizle birlikte bir şeyler de değişti; o değişen ne oldu sizce?
Biliyorsunuz, 1990’larda Francis Fukuyama teziyle “ideolojilerin sonunun geldiği” ilan edildi. Samuel Huntington da bu teze küresel bir boyut getirdi. Ona göre bundan sonra ideolojiler değil, medeniyetler çatışacaktı. Çelişkiler, çatışmalar yine olacaktı, fakat artık tek ideoloji vardı, o da serbest piyasacı, küreselleşmeci ideoloji. Şimdi bu kriz bu tezin özgüvenini temelden sarstı. Çünkü bu kriz, “piyasa ekonomisinin kendi kendini dengeye getireceği, denetleyebileceği, kendi kendine istikrarlı bir büyüme, kaynakların dağılımında istikrar ve verimlilik sağlayacağı” konusundaki bütün ezberleri bozdu.

Ama “Washington mutabakatı” çöktü

- Peki şu cümleyi sarf edebiliyor muyuz: “Fukuyama’nın tarihi yanılgısı!”

Ben sadece Fukuyama’yı manşete çıkarmak istemiyorum, ama doğrudan doğruya “Washington mutabakatı” diye anılan “piyasa her türlü sorunu çözer; istikrarlı ve etkin bir şekilde kaynak dağıtır; müdahaleci devletin iktisatta, ekonomide rolü yoktur; özelleştirmeyi, esnekleştirmeyi, sermayenin serbestleşmesini sağlayan, küreselleşmeye ayak uyduran ekonomiler verimli çalışacaktır; istikrarlı büyüyecektir; bu uygarlık projesine uyanlar uygar dünyanın birer vatandaşı olacaktır” önermesi artık sorgulanır hale geldi. Hatta çöktü.

- Çökünce de ne çıktı ortaya?
Ortaya, “serbest piyasaya dayalı kapitalist ideolojinin aslında uluslararası finansal sermayenin ve çok uluslu şirketlerin ideolojik bir projesi olduğu” gerçeği tüm çıplaklığıyla çıkmış oldu. Öyle ki, örneğin 14 Mart tarihinde ABD’de Bearn Stearns adlı yatırım bankası kamunun kaynaklarıyla kurtarıldığında, muhafazakar görüşleri ile tanınan Financial Times’ın baş ekonomisti Martin Wolf, karışık duygular içerisinde şu satırları dile getirmişti: “14 Mart 2008 tarihini unutmayınız: Bu tarih bundan böyle küresel serbest piyasa kapitalizm düşünün öldüğü gün olarak anılacaktır.”

- Yani bu kriz kapitalist sistemi yıkmadı, ama sistemin o iyi zamanları dışında gerçekte ne olduğunu gösterdi?..
Evet, bu kriz kesinlikle kapitalist sistemin aslında anarşik, istikrarsız, sürekli krizlere gebe bir sistem olduğunu gösterdi ve sistemi tartışmaya açtı. Marx’ın çok sık kullandığım bir cümlesini burada tekrarlayayım: “Kapitalist birikimin önündeki en önemli engel yine sermayedir.” Gerçektende kapitalizm bir anarşi ve kaos sistemidir. Çünkü sermaye birikimi kapitalist ihtirası öyle kamçılar ki, bunun neticesinde periyodik olarak 50-60 senelik veya bunun arasına sıkışmış daha şiddetli fakat daha kısa erimli dalgalar halinde ‘kriz, büyüme, aşırı üretim, tekrardan kriz, tekrardan büyüme, sermayenin el değiştirmesi, yeniden yapılanması, tekelci üretim koşullarının ortaya çıkması, sermayenin yoğunlaşması’ süreçleri kapitalizm tarihinde iç içe yaşanır. Marx bence kapitalizmi en doğru biçimde bu şekilde tahlil ediyor ve bazı çevrelerin bugün Marx’ı yeniden keşfetmeleri de bu yüzden. Oysa Marx ve Engels Manifesto’yu 140 yıl evvel yazdığı vakit zaten çok net bir şekilde kapitalizmin bu özelliklerini ortaya koymuştu.


DEVAMI : Bu krizden sonra ‘savaş’ gelebilir

9.07.2008

Dünya Açken "Büyük Tıkınma"

Açlık ve gıda krizine odaklanan G8 liderleri, sadece akşam birbirinden pahalı ve hazmı zor 19 yemeği mideye indirdi. Zirvenin 566 milyon dolarlık masrafıyla tüm Afrika’da sıtmayla mücadele edilebilirdi.

Ekonomisi en gelişmiş sekiz ülkenin (G8) liderlerinin Japonya’da yiyip içtikleri bile, küresel ısınma, artan petrol ve gıda fiyatları, açlık ve yoksullukla mücadele gündemiyle yapılan zirvenin ikiyüzlülüğünü gözler önüne sermeye yetti. Menüdeki birbirinden pahalı ve hazmı zor yemekler, Britanya basınına ‘Gıda kıtlığını konuşup sekiz koldan ziyafet çektiler’, ‘Ölümcül yemek’, ‘G8 liderleri, havyar ve deniz kestanesi üzerine gıda krizini düşündü’ başlıklarını attırdı. Zira Britanya Başbakanı Gordon Brown zirveden halkına ‘gıda israfına son’ çağrısı yapmıştı. Oysa Japonya’nın zirveye harcadığı toplam 60 milyar yenle (566 milyon dolar) Afrikalıların sıtmaya yakalanmasını önleyebilecek 100 milyon cibinlik alınacağı hesaplanıyor.

Akıl almaz yemek listesi!!!
Önceki akşam liderlerin tabaklarından gelip geçen 19 çeşit yemeğin bazısı şöyle: Meze olarak mısır doldurulmuş hayvar, tütsülenmiş somon, ‘acı sürpriz’ tarzı deniz kestanesi, sıcak soğanlı turta, kış zambağı soğanı... İkinci turda yosun aromalı soğuk Kyoto bifteği şabu-şabu, susam kremalı kuşkonmaz, avokado, jöleli soya sosu ve şiso otu eşliğinde dilimlenmiş yağlı ton balığı, yine böyle karmaşık sosların eşlik ettiği haşlanmış deniztarağı, karides, ızgarada pişip dulavratotu sapına sarılmış yılanbalığı, soya soslu ve şekerli kızartılmış kayabalığı... Üçüncü turda tüylü yengeçten ‘Kegani’ koyu çorbası ile tuzda kavrulup soslanmış Japonya’ya özgü bir kaya balığı türü... Ana yemek olarak aromatik otlar ve hardalla pişirilmiş halde sütle beslenmiş ‘şiranuka’ kuzusu, kuzu kebabı, kuzu eti suyuyla pişirilmiş mantar türleri. Ayrıca çok özel peynirlerden bir seçki sunulurken, son olarak ‘G8 fantazi tatlısı’ ile şekerleştirilmiş meyve ve sebzelerle getirilen kahve servis edildi. İçki listesinde de sakinin yanısıra Le Reve grand cru şampanyası ile Corton Charlemagne 2005, Chateau Latour burgundy, Ridge California Monte Bello 1997, Macar kökenli Tokaji Essencia 1999 şarapları vardı. Dün de liderler dev yengeç, kilosu 100 dolara langusta gibi lezzetleri mideye indirdi.
Bir kadının günde ortalama 1940, erkeğin 2550 kaloriye ihtiyaç duyduğunu, zirvede sadece öğle yemeğinin 1622 kalori, akşam yemeğinin ise bunun katları olduğunu, günlük protein ve yağ alımının iki katını içerdiğini aktaran Times, bu kadar tıkınmanın üzerine liderlerin dünya meselelerini konuşacak halleri kalamayacağını belirtti. Önceki gün emeklilikten geri çağrılan, Michelin yıldızı kazanmış ilk Japon şef Kutsuhiro Nakaruma, dün Michelin’in üç yıldız verdiği Fransız şef Michel Bras yemekleri pişirdi. Aşçıbaşılara masraflar için açık çek verildi. Sadece zirvenin medya merkezi 48, fibreoptik kabloları 86 milyon dolara mal oldu. Başkanlık suitleri gecesi 14 bin dolar olan Windsor Otel’in yenilenmesi, liderlerin ikamet ve gidiş gelişi, 21 bin polisin teyakkuz hali, uçak ve sahil korumanın devriye masrafları da cabası... Oysa Brown gıda harcamalarında haftada 16 dolar, yılda 832 dolarlık tasarruftan söz ediyordu.
Bu büyük tıkınmadan, geçen yılki bildirinin bir benzeri çıktı. G8 ülkeleri küresel ısınmaya yol açan sera gazları salımının bugünkü değerleri üzerinden 2050’ye dek yüzde 50 oranında azaltılmasını kabul ederken, ne azaltıma başlayacakları tarihi belirledi, ne de orta vadeli (2020 için) hedef koydu. ABD Başkanı George W. Bush harekete geçmek için Çin ile Hindistan’ın da aynısını yapması şartını tekrarladı. Çevre örgütleri bildiriyi ‘acıklı’ diye niteledi.

[Radikal]

27.06.2008

Yeni Bir Petrol Şoku mu?

Geçen yıl varili 70 dolar olan petrolün fiyatının yılbaşından bu yana yüzde 40 artarak 142 doları geçmesi, dünyanın üçüncü bir petrol şoku deneyimi geçirdiği fikrini akla getiriyor.

Petrol fiyatları, petrol arzına ilişkin kaygılar ve Orta Doğu’daki jeopolitik gerilimlerin yanı sıra yatırımcıların enflasyona karşı korunmak için emtiaya aktardıkları paranın artması ve doların değerinin düşük olması nedeniyle yükseliyor.

Uluslararası Enerji Ajansı Nabuo Tanaka, bu ay başında, “dünyanın üçüncü büyük enerji krizinde olduğunu” söyledi ve petrol talebinin kesilmesi için “enerji devrimi” çağrısı yaptı.

Önceki petrol krizlerine siyasi kargaşa ve savaşın yol açtığı arzdaki keskin düşüş neden olurken, bu kez gelişmekte olan Asya ülkeleri ve Orta Doğu ekonomilerinin petrole olan talep patlaması fiyatları yükseltti.

Dünya ekonomilerini sarsan petrol şokları şöyle:

1973
İlk petrol şokuna, Arap-İsrail savaşında İsrail’in destekçilerini, özellikle ABD, Japonya, Hollanda, Portekiz ve Güney Afrika’yı doğrudan etkileyen Arapların petrol ambargosu yol açtı. Petrol ambargosuyla petrol fiyatı 4 misli artarak 12 doları buldu. Artan enflasyon diğer sanayileşmiş ülkelerin ekonomilerini etkiledi. Petrol krizi, farklı petrol kaynaklarının araştırılmasını ve farklı yakıt kullanımını teşvik etti.

1979
İran İslam Devrimi’nden sonra ortaya çıkan ikinci petrol şoku, özellikle dünyanın en büyük petrol tüketicisi ABD’de çok şiddetli hissedildi. İran’dan bütün petrol ihracatı durdu, toplam petrol arzı yaklaşık yüzde 5 azaldı ve fiyat yüzde 150 yükseldi. Ortalama petrol fiyatı 1979 yılında 32 doların biraz altındaydı.

İki önemli petrol ihracatçısı olan İran ve Irak arasındaki savaş nedeniyle başlangıçta petrol piyasasında günlük petrol üretimi 4 milyon varil ya da dünya petrol talebinin yüzde 8’i kadar azaldı. 1980 yılında petrolün varil fiyatı yaklaşık 37 dolar oldu.

Uluslararası petrol şirketleri 1979’dan sonra önemli yatırımlar yaptı ve Suudi Arabistan tam ölçek arz krizinin önüne geçilmesine yardımcı olmak için üretimini artırdı. Bu iki petrol krizinden sonra aşırı üretim petrol piyasasında arz fazlasına yol açtı, durgunluk talebi azalttı ve fiyatlar çöktü.

Petrolünün yüzde 90’ını Ortadoğu’dan alan Japonya, akaryakıt verimliliğine dayalı otomotiv endüstrisini geliştirdi, elektronik ve robot teknolojisi gibi teknolojik olarak ilerlemiş sanayiler üzerine yoğunlaştı.

...VE BUGÜN

Petrol fiyatlarının yılbaşından bu yana yüzde 40 artmasıyla, ham petrolün efektif para maliyetinin şimdiye kadarki en yüksek seviyesine çıkması, üçüncü petrol şoku olduğu yönündeki fikirlerin tartışılmasına neden oldu. Asya’da yeni sanayileşmiş ülkelerde petrole olan talep, bu ülkelerde akaryakıt yardımları kısılsa bile güçlü olmaya devam etti.

Son üç ayda Çin ve Hindistan’ın yanı sıra Endonezya, Bangladeş, Vietnam ve Singapur’da benzin fiyatları yüzde 10’dan fazla zamlandı. Petrol fiyatlarındaki artış, bu ülkelerde enflasyonist baskıya yol açarken asıl tehlike, büyümesi düşük olan ülkeler için söz konusu oldu.

Çiftçiler, balıkçılar ve nakliyeciler artan petrol ve gıda fiyatlarından yakınırken, İspanya, Fransa, Yunanistan, İsrail ve Nepal’ın da arasında bulunduğu bazı ülkelerde göstericiler sokaklara çıktı.

[Ntvmsnbc]

23.06.2008

ABD’de İran’a saldırı spekülasyonları artıyor

ABD’nin İsrail’le birlikte yaz sonu, ya da sonbaharın başlarında, İran’a saldıracağına dair spekülasyonlar ağırlık kazanıyor.

Eski bir CIA yetkilisi, ABD ve İsrail’in ortak bir operasyonla İran’a saldırması konusunun, İsrail Başbakanı Olmert’le Amerikan başkanı George W. Bush arasında 4 Haziran’da Beyaz Saray’da yapılan görüşmede gündeme geldiğini, iki taraftan yetkililerin ayrıntılar üzerinde çalıştığını belirtti.

Eski CIA ajanı Ray McGovern’e göre, yaz sonu ya da sonbaharın başlarında düzenlenecek operasyonda ağırlıklı olarak hava kuvvetleri kullanılacak.

Geçen hafta, İsrail’in, Doğu Akdeniz ve Yunanistan üzerinde gerçekleştirdiği tatbikatla, İran’a saldırının provasını yaptığı iddia edilmişti.

İsrail’in adı geçen tatbikatta, İran’daki Natanz nükleer tesisi ile arasındaki yaklaşık 1500 kilometre uzaklığa eşdeğer uçuş yapıldığı belirtiliyor.

İran ise, bu haberlere, “böylesine küstahça bir girişim, imkansızdır” açıklamasıyla yanıt verdi.

[Ntvmsnbc]

10.06.2008

Öldüren işkolu: Kot taşlama

Köyden “iş” için gurbete çıkıyor, birkaç yıl kot taşlıyor, askere gittiklerinde “çürük” raporu verilince hastalıklarını öğreniyorlar ve köylerine ölmek için dönmek zorunda kalıyorlar.

Türkiye yıllardır bir yanda mevsimlik işçiler dramı yaşıyor, Güneydoğu’dan kamyonetlere tıkabasa doldurularak pamuk ya da fındık toplamaya götürülen kadın-erkek-çocuk işçiler daha “işyerine” varamadan yolda ölüyorlar. Diğer yanda ardarda “kaza” ile ölen işçiler nedeniyle, artık “Kaza geliyorum diyor” durumunun çoktan aşıldığı Tuzla tersaneleri var. Her cenazede avaz avaz sesler yükseliyor ama, inanılamaz nedenlerle sorun çözülemiyor. Ve son günlerde “Burası Türkiye” dedirten bir başka “öldüren işkolu” yansıdı basına: Kot taşlama...

Dünyada ve tabii Türkiye’de her zaman moda olan blue-jeans ya da kotu beyazlatmak-eskitmek için çalışanların, bu iş yüzünden öldüklerini biliyor musunuz? Dünyada makinelerle yapılan bu iş, Türkiye’de ucuz diye elle yapılıyor. Taşradan 15-25 yaş arasındaki gençler, bu iş için İstanbul’a geliyorlar. Bir işçinin anlatımıyla işin “geleceği” şöyle: “Kot kumlamaya gelirsin, sonra askere gidersin, çürüğe çıkarılınca öğrenirsin hastalığını, köyüne döner, ölürsün. Buna kumlama hastalığı derler.” Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Zeki Kılıçaslan, kot taşlama ya da kumlama işinin neden olduğu hastalığın ve ölümlerin tesadüfen teşhis edildiğini, fason çalışan atölyelerde çalışan onlarca gencin öldüğünü anlattı.

Bingöl’ün Karlıova Taşlıçay Köyü’nde neredeyse her evde bir “kumlama hastası” var. Bazı evlerde 3-5 hasta... Köylerinden kalkıp geldikleri İstanbul’da sigortasız, maskesiz, havalandırması bile olmayan kot taşlama atölyelerinde, çok değil 6 ay ile 2 yıl arasında çalıştıktan sonra, öleceklerini öğreniyorlar. Aslında bu maden işçilerinin “meslek hastalığı”... Ancak maden işçilerinin bir bölümü, 20-30 yıl çalıştıktan sonra yakalanıyor, kot taşlama işi yapanlar ise hemen...

DEVAMI : Yasemin ARPA NTVMSNBC

Gazprom: Petrol fiyatları 2009’da 250 $’a çıkacak!

"Kapitalizmin oligarşik efendileri, dünya para piyasasının tanrıları yeni ve büyük bir krizin peşinde anlaşılan.. 1907 ve 1929 Büyük Bunalım krizlerinden önce de petrol fiyatları yükselmiş, buna bağlı olarak öncesinde ekonomi de para arzı yükseltilmişti.. Aşağılık sistemin şeytanları yine kasalarını insanların acılarıyla doldurmak istiyorlar.. Buna karşı durun! Kapitalizmi Öldürün! O Sizi Öldürmeden.. (Kemal Mete)"

81.7 milyar dolar cirosuyla dünyanın en büyük doğalgaz şirketi Rus Gazprom’dan kötü haber. Rus enerji devi Gazprom’un petrol fiyatlarıyla ilgili öngörüsü, İran ve Goldman Sachs’ın 200 dolarlık tahmininden çok daha vahim çıktı. Gazprom Başkanı Alexey Miller, Fransa’daki temasları sırasında gazetecilere yaptığı açıklamada, “Hampetrolün bir varilinin yakın bir gelecekte 250 dolara kadar yükseleceğini tahmin ediyoruz” dedi. Miller, petrol fiyatlarının spekülasyonla artmadığını, kaynakların hızlı tüketildiğini savundu. Gazprom yetkilileri, Miller’ın yakın gelecekten “2009” yılını kastettiğini açıkladı. Yetkililer ayrıca gaz fiyatlarının da petrol fiyatları oranında artacağını tahmin ettiğini kaydetti.

[Vatan]

BBC Basın Özetleri :
Gazetelerin çoğu bugün, dünyanın en büyük enerji şirketi Gazprom'un uyarısını ilk sayfalarından duyuruyorlar.. Haber Independent'da da manşette.

"Petrol fiyatı iki misline çıkacak. Dünyanın en büyük petrol şirketi, Rus Gazprom'un yönetim kurulu başkanı Aleksey Miller petrolün varil başına fiyatının yakın bir gelecekte, örneğin önümüzdeki yıl 250 dolara ulaşacağını tahmin ediyor.

"Miller'in tahmini varil başına artışın en fazla 150 ila 200 dolar arasına tırmanacağını öngören en kötümser piyasa tahminlerinin bile çok üzerinde. Ve sağlam gerekçeler göstermiş değil.

"Ama yine de ekonominin tüm alanlarını alt üst eden akaryakıt fiyatlarının, giderek büyüyen öfkeli gösteriler ve tepkilere dönüştüğü Avrupa'da bu uyarı hemen yankı uyandırdı."

Independent, ham petrolün varil başına fiyatı gerçekten Gazprom yöneticisinin öngördüğü düzeylere yükselirse, neler olabileceğini de hatırlatıyor.

"Şimdiden sıkışmaya başlayan bir çok hava yolu şirketi iflas eder. Artan uçak fiyatları hem turizm sektörünü hem de diğer sektörleri etkiler.

"Ham petrolün varil başına fiyatı 250 dolar olursa İngiltere'de benzinin litresi de 2 sterline çıkar ve bu bir çok şirketi iflasa sürükler. Evlerin ve işyerlerinin ısınma masrafları iyice artar, enerji tasarrufu ve nükleer enerji tartışmalarını yeniden gündeme getirir.

"Gübre ve taşıma giderleri yükseleceğinden gıda maddeleri fiyatları çok daha fahiş düzeylere yükselir. "

Independent'ın ekonomi yazarı Sean O'Grady, petrol fiyatlarının 2004 yılından bu yana dörde katlandığını hatırlatarak, bir yıl içinde bir daha ikiye katlanırsa bunun sonuçlarının ağır olacağını kabul ediyor ama uzun vadede iyimser.

"Küresel ekonomi buna da uyum sağlar ve sağlayacaktır da" diyor ve sürdürüyor:

"Araba firmaları daha ekonomik otomobiller yapacak, enerji tasarrufu yolları bulunacak, akaryakıtın yerini alacak sürdürülebilir ve yenilenebilir enerji türleri, ikinci, üçüncü ve dördüncü nesil biyoyakıtlar geliştirilecek. Petrol krizinin çözümü tıpkı iklim değişikliğiyle mücadelenin çözümü gibi, teknolojik ilerlemede yatıyor."

[BBC Turkish]

Gazprom ‘petrol 250 dolar olur’ dedi

Avrupa’nın gaz ihtiyacının yüzde 25’ini karşılayan Rus Gazprom şirketi bir varil petrolün 2009’da 250 dolara kadar yükselebileceğini açıkladı.

Rus haber ajansları, Gazprom Başkanı Aleksiy Miller’ın Fransa’daki temasları sırasında gazetecilere yaptığı açıklamada, “Ham petrolün bir varilinin yakın bir gelecekte 250 dolara kadar yükseleceğini tahmin ediyoruz” dedi. Rus yetkililer, Miller’ın yakın gelecekten “2009” yılını kastettiğini açıkladılar...

[Ntvmsnbc]

9.06.2008

Hasıraltı edilen insanlık suçu

BM Gıda Hakkı Raportörü’nün “İnsanlık suçu” olarak nitelediği biyoyakıt sorunu, dünya liderlerinin Roma Zirvesi’nde de aşılamadı. FAO Baş Ekonomisti Gürkan, NTVMSNBC’ye biyoyakıtın ciddi siyasi boyutları olduğunu ve hasıraltı edildiğini” söyledi.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Fonu’nun (FAO) küresel gıda krizine acil çare bulmak için geçen hafta İtalya’nın başkenti Roma’da düzenlediği zirve toplantısı, Afrika’da tarımsal üretimin kalkındırılmasını hedefleyen “Afrika İçin Yeşil Devrim İttifakı” (AGRA) niyet anlaşmasıyla sona erdi. Devlet ve hükümet başkanları, BM Gıda Hakkı Raportörü Jean Ziegler’in “İnsanlık suçu” olarak nitelediği biyoyakıt sorunu nedeniyle ortak deklarasyon yayınlamadılar; sorunun çözümü için söz vermekle yetindiler.

Devamı : NTVMSNBC

8.06.2008

Petrolün önlenemez yükselişi

ABD ham petrolünün varil fiyatı dün bir günde 11 dolar birden artarak 139,12 doları, Londra Brent tipi ham petrolün varil fiyatı da 138,12 doları gördü.

Bu yılın Ocak ayında 100 dolar sınırını geçen petrol fiyatı, yükselme eğilimini sürdürerek 22 Mayıs'ta 135,09 dolara ulaştıktan sonra gerilemeye başladı ve geçen hafta içinde 122 dolara kadar düştü. Ancak ABD ekonomisindeki gelişmelere paralel ABD Doları'nın değer kaybetmeye başlamasıyla petrolün varil fiyatı sadece perşembe ve cuma günü yaklaşık 16 dolar değer kazandı.

Petrol fiyatının tekrar yükseliş eğilimine girmesinde, Avrupa Merkez Bankası (ECB) Başkanı Jean-Claude Trichet'nin perşembe günü, ECB'nin gelecek ay yapacağı toplantıda faiz oranını artırabileceğini söylemesi ve dün ABD'de işsizlik oranının geçen ay yüzde 5,5'e çıktığı açıklamasının ABD Doları'nın değerini düşürmesi etkili oldu.

İsrail'in eski Savunma Bakanı ve şimdiki Ulaştırma Bakanı Şaul Mofaz'ın, Yediot Ahronot gazetesine verdiği demeçte, ''nükleer silah programına devam etmesi halinde İran'ın nükleer tesislerine saldırının kaçınılmaz'' olduğunu söylemesi de dün petrol fiyatını artıran etkenlerdendi.

Ancak dün petrol fiyatındaki ani yükselişin en önemli nedeni yatırım bankası Morgan Stanley'den uzman Ole Slorer'in, Asya'da petrole olan güçlü talebin, Amerikalıların Bağımsızlık Günü olan 4 Temmuz'a kadar petrol fiyatını 150 dolara çıkarabileceği tahmini oldu.

ABD Doları'nın değerinin düşük olması, jeopolitik istikrarsızlık ile petrole olan talebin yüksekliği ve petrol arzına ilişkin kaygılar petrol fiyatının artmasında temel etkenler olarak görünürken, 1970 yılında 1,80 dolar olan ve dün 139 doları aşan petrolün son 28 yıllık öyküsü şöyle:

DEVAMI : Gazeteport

14.04.2008

Dünya ekmek derdine düştü

Dünya piyasalarında gıda fiyatlarında artış hız kesmiyor. BM, artışın kalıcı olduğunu belirterek, milyonlarca kişinin tehdit altında olduğu uyarısını yaptı. Açları doyurmak için acilen ihtiyaç duyulan paraysa sadece 500 milyon dolar.

Başta pirinç olmak üzere birçok üründe yaşanan fiyat artışları hız kesmiyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) son raporuna göre, uluslararası pirinç fiyatları, Ocak ayından bugüne kadar ortalama yüzde 20 oranında arttı.

Yüksek kaliteli Tayland pirinci, Mart 2007’ye kıyasla yüzde 68 oranında artarken, Şubat 2008’e kıyasla yüksek kaliteli pirincin fiyatında yüzde 13 oranında artış görüldü. Uzmanlara göre, tonu 800 dolara yaklaşan pirincin fiyatı önümüzdeki üç ay içinde 1000 doları bulacak. Ancak fiyatları hızla artan tek ürün pirinç değil. FAO, gıda maliyetlerinin 2006’dan 2007 yılına kadar dünya genelinde yüzde 23 arttığını bildirdi. Bu dönemde tahıl fiyatları yüzde 42, yemeklik yağın fiyatı yüzde 50, süt ürünlerinin fiyatı ise yüzde 80 yükseldi.

Pirinç fiyatları Türkiye’de dünya piyasalarının oldukça üzerinde yüzde 130’a varan oranlarda zam gördü. Yoksul yiyeceği olarak görülen bulgur fiyatı da Türkiye’de kuraklık gerekçe gösterilerek son 1 yılda yüzde 155 oranında arttı. Son haftalarda bulgur satışları önemli ölçüde artış gösterirken, pirinç satışlarında azalma yaşanıyor.

‘PİRİNÇ SATIŞLARI DURMA NOKTASINDA’
Karaman’da kurulu Duru Bulgur Satın Alma Müdürü Mehmet Ali Orduoğlu, baldo pirincin perakende fiyatının marketlerde 7,00 ile 7,50 YTL, bulgurun ise 2 ile 2,50 YTL civarında satıldığını belirterek, “Pirinç satışları adeta durma noktasına geldi. Bulgur eski cazibesine tekrar kavuştu. Pirinç satamıyoruz ancak bulgur satışlarımız çok iyi” diye konuştu.

FAO: FİYATLARDAKİ ARTIŞ KALICI
Gıda fiyatlarının geleceğine ilişkin senaryolar pek olumlu görünmüyor. FAO, küresel çapta kargaşayı tetikleyen gıda fiyatlarının tırmanmasının büyük olasılıkla kalıcı olduğunu ve dünya çapında günde bir dolar ve altında yaşayan milyonlarca kişiyi tehdit ettiğini belirtti.

Değişmeyen talep, stok azlığı ve yeni ihracat kısıtlamaları sonucu tahıl fiyatlarının arttığı kaydedilirken, yine de sıkı bir tedarik durumuyla sıkıntının azaltılabileceği ve dünyada tahıl üretiminin bu yıl yüzde 2.6 artırılarak rekor düzey olan 2.16 milyar tona çıkmasının beklendiği de belirtildi.

MISIR VE HAİTİ’DE 6 KİŞİ ÖLDÜ
Birleşmiş milletler, bu önlenemeyen artışın, dünya çapında siyasi istikrarsızlığa ve şiddet dalgasına yol açmak üzere olduğu uyarısında bulunuyor. Bazı ülkelerde yaşanan protestolar da BM’nin uyarısını haklı kılıyor.

Mısır’da hafta başındaki iki gün süren gösterilerde 1 kişi ölmüş, Haiti’de gıda fiyatlarındaki artışı protesto gösterilerinde yağmalamalar ve polisle çatışmalar olmuş ve 5 kişi hayatını kaybetmişti.

Tunus’un orta kesimlerinde Redeyef’te, hayat pahalılığı ve işsizliği protesto eylemlerinde polisle göstericiler arasında üç gündür çatışmalar meydana geldiği haber veriliyor.

ACİLEN 500 MİLYON DOLAR GEREK
Zengin ülkelere, krize müdahale etmeleri için çağrı üzerine çağrı yapılıyor. Açları doyurmak için acilen ihtiyaç duyulan paraysa 500 milyon dolar düzeyinde.

KİMİ BENZİN DERDİNDE, KİMİ...
Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick, son gelişmelerle ilgili olarak şunları söyledi: “Birçok kişi benzin depolarını doldurmanın derdine düşerken, birçok kişi de karınlarını doyurmak için uğraş veriyor. Bu her geçen gün zorlaşıyor. Son iki ayda pirincin fiyatı yüzde 75 yükseldi. Buğdayın fiyatı geçen yıl yüzde 120 arttı.”

FİYATLAR NEDEN ARTIYOR?
Özellikle Çin ve Hindistan’ın artan talebi, küresel ısınmanın etkileri, petrol fiyatındaki önlenemez yükseliş ve hububatın biyoyakıt üretimine hammadde yapılması, gıda fiyatındaki artışın temel nedenleri olarak sıralanıyor.
[Ntvmsnbc]

2.04.2008

Çad ölüyor...

Sudan’la savaş tehdidi altında yaşayan Çad, açlık, fakirlik ve pislikle savaşa yenilmek üzere. Türk Kızılayı, Çad’da bir eczane açtı. Bağışlarla çalışan eczane, ücretsiz ilaç dağıtacak ama, Çadlıların asgari yaşam için daha pekçok şeye ihtiyacı var.

Fransa’nın sömürgesi altında yıllarca yaşayan, 20 yıl önce özgürlüğünü kazanan Çad, petrol yatakları üzerinde kurulu; ama dünyanın en fakir 3. ülkesi. Sudan’la “saldırmazlık” anlaşması imzalanmasının ardından, yıkılan evler yeniden yapılmaya çalışılıyor. Ama halk bu anlaşmazlığının her an bozulacağı, yeniden savaş başlayacağı tedirginliği bir yana, açlık ve pislikle savaşa yenilmek üzere... Halk bir yudum suya, bir lokma ekmeğe muhtaç. En hafifi sıtma olanlar, ilaç ve doktorsuzluk nedeniyle ölümün pençesinde yaşıyor. Türk Kızılay’ı, Çad’ın başkentinde “eczane” açtı. Türkiye’den ülkeye yardımların konuşulduğu toplantıda, Çad Başbakanı ve Sağlık Bakanı, ilaçtan doktora, pamuktan çarşafa, tıbbi cihazlardan gıda maddelerine kadar yaşamak için gereken her şeye ihtiyaçları olduğunu duyurdular...
[Ntvmsnbc]

30.03.2008

Fok teknesi alabora oldu: En az 4 kişi öldü

Dünya kamuoyunun büyük tepkisini çeken, birçok uluslararası kurum ve bazı hükümetler tarafından sert şekilde eleştirilip engellenmeye çalışılmasına rağmen, Kanada’da başlayan fok avında, avcı teknesinin alabora olması sonucu en az 4 kişi öldü...
[Hürriyet]

Yandaki fotoğraf herşeyi açıklıyor aslında.. bu haberi buraya almaktaki amacım Fok Teknesinin alabora olması değil, Fokların kapitalist sistem içindeki yerini göstermek ; Meta, Mal, Kürk... Bakınız Meta'yı Marx nasıl tanımlıyor : "Meta, her şeyden önce, bizim dışımızda bir nesnedir ve, taşıdığı özellikleriyle, şu ya da bu türden insan gereksinmelerini gideren bir şeydir. Bu gereksinmelerin niteliği, örneğin ister mideden, ister hayalden çıkmış olsun, bir şey değiştirmez. Burada nesnenin, bu gereksinmeleri, geçim aracı olarak doğrudan doğruya mı, yoksa üretim aracı olarak dolaylı yoldan mı, nasıl giderdiği de bizi ilgilendirmemektedir" (Kapital I.Cilt)

Kapitalist sistemin herhangi bir ahlakı yoktur, tek bir amacı vardır o da daha fazla büyümek, daha fazla kazanç elde etmek.. Fokların "sevimli" birer canlı oldukları bile endüstri tarafından pazara sunulur, daha sonra o sevimli canlının başına ucunda çengel bulunan sopalarla defalarca taa ki başı ezilene ve hayvan ölene kadar vurulur, sonra o "sevimli" canlının derisi yüzülür ki bi kaç burjuva fahişesi onunla gösteriş yapabilsin diye...

Fok anatomisi gereği insan gibi bir canlının vahşetine karşı durabilecek yapıda değil, yani bir aslan, kaplan, köpek ya da domuz gibi kendisini savunabileceği pençeleri ondan kaçabileceği ayakları yok.. İnsan türü üzerine yaşadığı gezegene zalimce davranan bir tür, İnsan türünün ahlaksızlığı sınır tanımıyor ve hiç kimse bu durumda masum ya da saf değil... (Kemal Mete)

10.02.2008

'Işık Kirliliği' Ekosistemleri Yokediyor!

Işık kirliliği bitkilerin büyüme ritmini bozuyor, böcek ve kuşların yön bulma duygularını zayıflatarak ekosistemlere zarar veriyor.

Işık kirliliğinin çevre üzerindeki etkilerini değerlendiren Ankara Üniversitesi (AÜ) Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü Ekoloji ve Çevre Biyolojisi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Osman Ketenoğlu, gökyüzüne dik ve gereğinden fazla aydınlatmanın “ışık kirliliği” olarak adlandırıldığını anlattı.

Prof. Dr. Ketenoğlu, özellikle yol, cadde ve sokak aydınlatmalarının ışık kirliliğine neden olduğunu belirterek, park, bahçe, gece aydınlatılan halı sahalar, güvenlik amaçlı aydınlatmalar, reklam panoları ve evlerin pencerelerinden taşan ışıkların da kirliliğe etki ettiğini ifade etti.

Bazı ülkelerde ışık kirliliğine karşı önlemlerin alındığını, dünyada ilk kez Yeni Zelanda’da yönetmelik yayımlandığını, Slovenya’nın kanun yoluyla kirliliği engelleme yoluna gittiğini kaydeden Ketenoğlu, Yunanistan’da da 1990’lı yıllarda konuyla ilgili eğitimler verildiğini söyledi.

“GÖÇMEN KUŞLAR, TELEF OLUYOR”
Prof. Dr. Osman Ketenoğlu, günlük ve mevsimlik sıcaklık ve ışık değişimlerinin canlıların biyolojik ritmlerini etkilediğini belirterek şöyle konuştu:
“Aşırı gece aydınlatmaları biyolojiyi yakından ilgilendiriyor. Bu nedenle de olayın fiziksel özelliklerinden ziyade biyolojik etkileri ön plana çıkıyor. Işık kirliliği, ekolojik sistemleri etkiliyor, hayvan göçlerinin, av avcı ilişkilerinin değişmesine neden oluyor, ekolojik yapıyı bozuyor. Işık kirliliği, bitkilerin büyüme ritmini bozuyor, böcek ve kuşların yön bulma duyguları zayıflatarak ekosistemleri yok ediyor.”

KELEBEK VE BÖCEKLER TOZLAŞMA YAPAMIYOR
Osman Ketenoğlu, kirlilikten etkilenen kelebek ve diğer gece böceklerinin tozlaşmayı sağlayamadığı için bitkilerin zamanla yok olduğunu ifade etti.

Ketenoğlu, göçmen kuşların geceleri takım yıldızlarıyla yön belirlediklerini ancak ışık kirliliği yüzünden çok aydınlatılmış yüksek binaların etrafında dolaşarak telef olduklarını belirtti. Ketenoğlu, bunun önlenmesi için Kanada ve Toronto da göç dönemlerinde yüksek binaların ışıklarının kapatılması yönünde çalışmalar yapıldığını söyledi.

“CARETTA CARETTALAR, TEHDİT ALTINDA”
Prof. Dr. Ketenoğlu, Akdeniz kıyılarında görülen caretta caretta türü deniz kaplumbağasının ışık kirliliği yüzünden yok olmak üzere olduğunu bildirerek, yumurtadan çıktıktan sonra deniz sanarak aşırı aydınlatılmış sahillere yönelen yavruların öldüklerini belirtti.

Gece kurbağaları ve semenderlerin de (kertenkele türü) ışık kirliliğinden etkilendiğini ifade den Ketenoğlu, gece canlısı olarak sınıflandırılan bu türlerin aşırı aydınlatma nedeniyle bulundukları yerden geç çıktıklarını, bunun da çiftleşmelerini engellediğini bildirdi.

Osman Ketenoğlu, tropikal bölgelerde mercan topluluklarının üzerlerine düşen ışık yüzünden kendilerine renk veren “alg”leri kabul etmediklerini, bu durumun mercanların renklerinin solmasına ve ekolojik yapılarının bozulmasına neden olduğunu kaydetti.

Ketenoğlu, ışık kirliliğinin göllerde “su piresi” gibi canlıların su yüzeyindeki “alg”leri tüketmesini engellediğini, bunun da “alg”lerin çoğalıp göl bitkilerinin ölmesine ve su kalitesinin düşmesine yol açtığını söyledi.

“KAYNAKLAR BOŞA HARCANIYOR”
Gereğinden çok aydınlatmanın öncelikle enerji kaybına neden olduğunu aktaran Ketenoğlu, “Bu demektir ki, elektrik üretiminde kullanılan kömür, su ve petrol gibi kaynaklar boşa harcanıyor. Özetle ışık kirliliği, boşa giden para anlamına da geliyor” diye konuştu.

Aydınlatma yapılırken ışığın gökyüzüne yöneltilmemesi, doğrudan aydınlatılacak zemine çevrilmesi gerektiğine işaret eden Ketenoğlu, geniş aydınlatma yerine istenen alanın iyi aydınlatılması gerektiğini belirtti.

Işık kirliliğinin, uzay alanındaki araştırmaları olumsuz yönde etkilediğini bildiren Ketenoğlu, bu durumun gökyüzündeki ani değişimlerin izlenmesini de engellediğini söyledi.
[Ntvmsnbc]
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...