uygarlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
uygarlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12.02.2009

Uygarlık Uzayı da Çöplüğe Çevirdi!!

Uzayda bir Amerikan ve Rus ticari uydusunun çarpışması yine dünya çevresindeki çöp sorununu göndeme getirdi. Zaten bunca parçanın şimdiye kadar çarpışmaması mucize sayılıyor.

Avpura Uzay Ajansı'nın verilerine göre dünya çevresinde şu anda 12 bin adet uydu faaliyet gösteriyor. Bilim adamları atmosferin bir çöplük alanına döndüğünü ve yakın gelecekte uzaydan üzerimize çöp yağacağı yönünde uyarı yapıyor.

UZAYDA İLK UYDU ÇARPIŞMASI

Amerikan ve Rus ticari uydularının uzayda çarpışması sonucu Amerikan uydusu kaybedildi.

Merkezi Maryland eyaletindeki Bethesda'da bulunan Amerikan uydusunun işletmecisi Iridium şirketinden yapılan açıklamada, uzayda nadir olarak rastlanan ilk büyük uydu kazasında kullanılmayan bir Rus uydusunun aktif durumdaki Amerikan uydusuyla çarpışması üzerine uydunun kaybedildiği belirtildi.


Iridium'un açıklamasında, “dünyadan yüzlerce kilometre uzakta bu tür bir çarpışmaya çok çok nadir rastlanır ve hatta ihtimal çok azdır” denildi ve hasar gören uydunun yerine yenisinin konulması için önlemler alınacağı kaydedildi.

Uzayda 66 telekomünikasyon uydusu bulunan Iridium, söz konusu uydunun kaybedilmesinin iletişimde çok kısıtlı bir etkisinin olacağını da duyurdu.

[Hürriyet]

Uzayda 35 milyon parça ve 300 bin ton çöp oluştu.

Hepsi kullanılmayan uydular, metal parçaları... Dünya’nın banliyösü tam bir çöplüğe dönüşmüş durumda. Türkiye de, uzaydaki iki haberleşme bir tane de gözetleme uydusu ile dünyamız çevresinde dolanıp duran atıkların çoğalmasına ileride ‘katkıda bulunmuş’ olacak...

Uzayı dolduran bu atık maddelerin uçuşlar için tehlike oluşturmasının yanı sıra kafamıza düşme olasılığını da göz ardı etmemek gerekiyor... 10 cm’lik 9000 nesne sürekli gözetleniyor. Bunların yüzde 94’ü çöp; ve sadece 540’ı (yüzde 6) çalışan uydu.

Bu atıklar yeryüzüne düşerek tehlikeli yarattıkları gibi, yörüngede dolaşan işler durumdaki haberleşme uyduları ve uzay yolculukları için de büyük tehlike taşıyor. Çöpler saatte 10.000 Ğ 28.000 km. arası hızla dolaşıyor ve en ufak bir boya parçası felaket getirebilir.


DEVAMI : Hürriyet Gazetesi

17.07.2008

Çağdaş uygarlık yıkılmanın eşiğinde mi?

20.06.2008 Cumhuriyet / Bilim Teknik

Kimse yaşadığımız uygarlığın bir gün gelip çökebileceğine inanmak istemiyor. Ancak tarihte gelmiş geçmiş uygarlıklar, kurulma ve gelişme evrelerinden sonra yıkılmış.

Kimse yaşadığımız uygarlığın bir gün gelip çökebileceğine inanmak istemiyor. Ancak tarihte gelmiş geçmiş uygarlıklar, kurulma ve gelişme evrelerinden sonra yıkılmış. Bu durumda çağdaş uygarlığın bu kuralın dışında kalma şansı nedir? Bilim insanlarına göre toplumlar ne kadar kompleks ise yıkılma olasılığı o kadar artar. Böyle bir toplumda bir noktada başlayan kırılma, domino etkisiyle tüm toplumu çöküşe sürükleyebilir.

Bir salgın, devasa bir yıkıma yol açarsa ne olur? Çok sayıda insan ölürse ve küresel dengeler altüst olursa ne olur? Tekrar eski düzene geri dönme şansımız ne kadardır? “Her şey nüfusun ne kadar azaldığına bağlıdır” diye konuşan Osterholm, “Olasılıklar hafif bir ekonomik sarsıntıdan, uygarlığın çöküşüne kadar uzanır” diyor.

Yıllardır salgın hastalıkların kapımıza dayandığı yönünde uyarılıyoruz. Bu, kuş gribi, ebola veya başka bir hastalık olabilir. Bunun sonucunda çok sayıda insan ölebilir ve dünya üzerinde çok az insan sağ kalabilir. Bazı demograflar dünyamızın üzerinde daha az insanın kalmasının modern bir toplumun yeniden kurulmasını kolaylaştıracak bir gelişme olarak değerlendiriyor. Bazıları ise ebola veya çiçek hastalığı gibi yıkıcı bir salgından sonra dünyamızın bir daha normale dönemeyeceğini ve uygarlığın sona ereceğini ileri sürüyor. Acaba bu ikinci grup abartıyor olabilir mi?

İnsanlar halihazırdaki düzenin devam edeceğine inanmak istiyor. Uygarlığın yakında çökebileceği yolundaki söylemler, kıyametin yakında kopacağını söyleyen “ahir zaman peygamberlerinin” insanları tedirgin eden vaazlarına benzetiliyor.

Kaldı ki son birkaç yüzyıldır insanlık salgın hastalıklar, savaşlar ve kıtlıklar gibi çok sayıda felaketle baş edebildi ve küresel bir çöküntü yaşamadı. Dolayısıyla bu tür uyarıları sürekli olarak gündemde tutanlar “felaket tellalları” olarak damgalanıyor.

‘UYGARLIK ÇÖKMEZ’ YANILGISI

Yaygın görüşe göre toplumumuzun teknolojik ve sosyolojik açıdan eriştiği düzeyde artık çöküş söz konusu olamaz. 2005 yılında “Collapse-Çöküş”isimli bir kitap yazan Kaliforniya Üniversitesi’nden biyolog ve coğrafyacı Jared Diamond bu konudaki görüşlerini şöyle dile getiriyor: “Toplumlarda çöküşün imkânsız olduğu fikri, bilinçaltımıza ve günlük konuşmalarımıza o denli işlemiştir ki, artık bu nesnel bir gerçeklik olarak algılanmaya başladı.”

Oysa sayıları giderek artan bilim insanları, toplumun her türlü felaketten muaf olduğunu düşünmedikleri gibi, tam tersi giderek daha kırılgan bir nitelik kazandığına inanıyor. Ciddi bir salgın durumunda, hastalık yalnızca problemleri başlatan bir unsur olabilir.

Bu konuda öngörüde bulunmak zor çünkü bugüne dek kütlesel ölümlere yol açan bir salgının sosyal bir çöküşe yol açıp açmayacağı konusunda ciddi bir çalışma yapılmış değil.

TARİHTE YIKILAN UYGARLIKLAR

Daha önce dünyamız çok sayıda salgına maruz kaldı. Örneğin 1348 yılında Kara Ölüm Avrupa nüfusunun yaklaşık üçte birinin ölümüne yol açtı. Etkisi devasa olmakla birlikte Avrupa uygarlığı çökmedi. Oysa yaklaşık M.S.170 yılında, Roma İmparatorluğu aynı sayıda ölümlere neden olan bir başka felakete maruz kaldı ve büyük bir hızla çöktü. Bu iki uygarlığın farkı neydi? Bilim adamları bu soruyu tek bir sözcükle yanıtlıyor: Kompleks yapı.

14.yüzyılda Avrupa’da feodal bir hiyerarşi hakimdi ve halkın %80’inden fazlası köylü çiftçilerdi. Böylece her ölüm hem bir gıda üreticisinin hem de tüketicisinin ortadan kalkması anlamına geliyordu. Bunun net etkisi yoka yakındı. Massachusetts Cambridge’deki New England Kompleks Sistemler Enstitüsü’nden Yaner Bar-Yam, feodal hiyerarşilerde kimsenin yeri doldurulamayacak kadar önemli olmadığına dikkat çekerek, “Kral bile ölse yaşam devam eder” diyor.

Roma İmparatorluğu da bir hiyerarşi idi, ancak çok önemli bir farkı vardı. Kentli nüfus çok kalabalıktı. Bu nüfus, vergiler, tarım ve asker için köylülere muhtaçtı. “Nüfusun azalması tarımı etkiledi. Bu da imparatorluğun askeri yatırımlara kaynak ayıramamasına yol açtı. Sonuçta imparatorluk istila ettiği toprakları koruyamadı” diye konuşan Utah Üniversitesi’nden antropolog ve tarihçi Joseph Tainter, “İstilacılar bunun sonucunda köylülerin elinde avucunda ne var ne yoksa el koydular ve bu da tarımı baltaladı” diyor.

Tainter’a göre çok sayıda ölümlere yol açan bir salgın, bugün benzer sonuçlara zemin hazırlayabilir: “Daha az sayıda tüketici, ekonominin daralması demektir. Bu da iş alanlarının azalmasına yol açar. Bu da tüketici sayısının daha da düşmesine neden olur. Kilit konumdaki sanayilerdeki personel sayısının azalması, bu sanayileri de çökme noktasına getirir.”

BİREYLER ÖNEMLİDİR

Bar-Yam’a göre kilit noktadaki kişilerin kaybı çok büyük fark yaratır. “Kompleks sistemlerde bireylerin rastgele bir şekilde kaybı çok tehlikeli sonuçlar doğurur” diye konuşan Bar-Yam, “Son yıllarda yürüttüğümüz kompleks sistem araştırmalarında elde ettiğimiz en anlamlı sonuç, sistemlerin kompleks bir niteliğe bürünmesi durumunda bireyin öneminin artmasıdır” diyor.

Özellikle bu sistemlerde “bağlantı merkezi” durumundaki insanlar daha da önem kazanır. Kamyon sürücüleri buna en güzel örnektir. İngiltere’de 2000 yılında grev nedeniyle petrol rafinerinden petrol sevkiyatı durunca motorlu taşıtların üçte biri yakıtsız kaldı. Bunun üzerine bazı tren ve otobüs seferleri aksadı, dükkânlarda yiyecek sıkıntısı başladı, hastaneler ancak acil vakalara bakabildi, tehlikeli atıklar biriktiği için çevre kirliliği rahatsız edici boyutlara ulaştı.

Edinburgh’daki Heriot-Watt Üniversitesi’nden Alan McKinnon’un yürüttüğü bir çalışmada, İngiltere’de karayolu taşımacılığında bir haftalık bir duraklamanın devasa boyutta ekonomik kayıplara ve yaşam koşullarında geri dönüşü olmayan bozulmalara yol açacağı öngörülüyor.

Çok sayıda kamyon sürücüsünün hastalandığı, öldüğü veya çalışamayacak kadar korkuya kapıldığı bir salgın toplumu nasıl etkiler? Salgın çok şiddetli olmasa bile çok sayıda insan hastalanan yakınlarına bakmak veya okullar kapalı olduğu için evde kalan çocuklarına göz kulak olmak için evde kalır. Karayolları taşımacılığında küçük bir aksama yaşamı felç edecek sonuçlar doğurabilir.

STOK BULUNDURMAK MASRAFLI

Bunun bir nedeni ihtiyaç anında sevkiyat yapmaktır. Son 20-30 yıldır kömürden aspirine, çeşitli malları kullananlar veya satanlar, çok pahalı olduğu için ellerinde çok az miktarda mal bulundururlar. Bunun yerine az miktarda sevkiyatla idare ederler.

Kentlerde tipik olarak üç günlük yiyecek stoğu bulunur. ABD’de bir salgına karşı hazırlıklı olmak için halkın üç haftalık yiyecek ve su stoğu yapması öneriliyor. Bazı planlamacılar insanların ellerinin altında en az 10 haftalık yiyecek bulundurmasının daha doğru olacağını ileri sürüyor. Ancak dükkânlar yağmalanıp, elinizdeki sular bittiği zaman stoklar ne kadar dayanabilir? Herkes bunu yapmaya gönüllü olsa bile bazı insanların yeterli miktarda yiyecek stoklamaya maddi gücü yetmeyebilir.

Hastanelerde günlük ilaç ihtiyacı günlük sevkiyatlar ile karşılanır. Minnesota Üniversitesi’nden halk sağlığı uzmanı Michael Osterholm, bir salgın için hastanelerin çok kapsamlı bir hazırlık yapması gerektiğine inanıyor: “En önemlisi oksijen talebini karşılayacak yeterli stoğun bulunmasıdır. Bugün hiçbir hastanede iki günlükten fazla oksijen stoğu yoktur. Aynı derecede önemli olan bin başka unsur da suların arındırılması için gerekli olan klordur.”

SALGIN MODELLERİ

Bazı salgın modelleri, işine gelemeyen personel sayısının, salgının en üst noktada olduğu dönemlerde tüm çalışanların yarısına eşit olabileceğini öngörüyor. Modern toplumların kritik altyapısına mal tedarik eden şirketlerin tümü –enerji, nakliye, gıda, su ve telekom- çalışanlarının işe gelememesi yüzünden çok vahim sorunlar yaşayabilir. Oysa bir salgın durumunda virüsten korunmanın en güvenilir yolu evden dışarı adım atmamaktır. Ancak herkes bunu yaparsa –veya kriz başlar başlamaz insanlar evlerinde yiyecek ve su stoklarsa- küçük bir salgın domino etkisiyle tüm toplumu etkisi altına alır.

Salgınlara karşı alınacak önlemleri planlayanların, çoğunlukla modern toplumların birbiriyle sıkıca bağlantılı oldukları gerçeğini göz ardı ettikleri görülüyor. Bu da en ufak bir sallantının çok sayıda sektörü ciddi ölçüde sarsacağı anlamına geliyor.

ELEKTRİK KESİNTİLERİNİN VAHİM SONUÇLARI

Elektriğin kesildiğini varsayalım. İşte bu sektör, toplumları yüzyıllarca geriye götürme potansiyeline sahiptir. Rafineriler yalnızca kamyonlara değil, elektrik jeneratörlerine kömür taşıyan trenlere de yakıt verir. Kömür ile çalışan enerji santralleri İngiltere’de elektriğin %30’unu, ABD’de %50’sini ve Avustralya’da %85’ini tedarik eder.

Kömür madenleri elektrik ile çalışır. Boru hatlarından petrolü ve şebekeden suyu pompalamak için elektrik gerekir. Elektrik üretmek için kömüre ihtiyaç vardır; kömür çıkartmak elektriğe bağlıdır; bütün bu faaliyetler rafinerilere gereksinim duyar; insanların en büyük ihtiyaçları ulaşım, gıda ve temiz sudur. Bu sistemin bir parçası arızalanırsa, tüm sistem çökebilir. Hidro elektrik ve nükleer enerji santralleri enerji kısıntılarından bu kadar etkilenmez, ama eğitimli personele ihtiyaç duyarlar.

Elektrik olmadığı zaman dükkânlar yiyecekleri soğukta muhafaza edemez; kasaları bile işlemez. Tüketiciler ellerindeki yiyecekleri pişiremezler. Klorlanmamış şebeke suyu, sudan geçen hastalıklara yol açar ve elektrik olmadığı için suların kaynatılması da mümkün olmaz. Radyo ve TV yayınları susar; telefon sistemleri ve internet enerji yokluğundan çalışamaz. Bu da doğal olarak küresel finans sisteminin altını oyar. Bu koşullarda sistemi yeniden ayaklandırmak ve yürür hale getirmek giderek daha komplike bir hale gelir.

SALGININ İLK GÜNLERİ ÖNEMLİ

Salgının ilk birkaç haftasında mücadelede başarılı olsanız bile, yetersiz bakım ve mal stoğu uzun vadeli sorunlara zemin hazırlar ve bu sorunlar yavaş yavaş sistemin altını oyar.

Salgın iyice yayıldığı zaman bazı ülkeler sınırlarını kapatmak gibi tedbirlere başvurur. Ancak karantina artık bir seçenek olmaktan çıkmıştır. “İçinde bulunduğumuz günlerde hiçbir ülke kendi kendine yeterli değildir” diye konuşan Osterholm, “Bir hükümetin yapacağı en büyük hata, kendilerini diğer ülkelerden yalıtmaktır. Örneğin çok önemli bir liman olmasına karşın Singapur salgın durumunda limanlarını kapatmayı en son çare olarak düşünüyor” diyor.

Osterholm’un bir diğer kaygısı da tıbbı malzemelerin sevkiyatında yaşanacak darboğazlar. Örneğin ABD’nin tıbbi cihazlarının %85’i dışarıda üretiliyor. Bir diğer sorun da ambalajlamada yaşanabilir. Süt endüstrisini ele alalım. İnekleri sağabilecek eleman bulunduğu, kamyonları yürütecek yakıt olduğu ve buzdolaplarını çalıştıracak enerji olduğu takdirde sütler mandıralara gönderilebilir. Ancak süt kartonu üreten fabrikalar çalışamaz durumda ise sütlerin ziyan olması işten bile değildir.

TEDARİK ZİNCİRİNİN ÖNEMİ

“Salgın hastalıklara karşı alınacak önlemler paketini hazırlayan yetkililer tedarik zinciri konusunu nedense önemsemezler” diye konuşan Osterholm, “Tedarik zinciri ince ve uzundur. Bu nedenle kolayca kopabilir” diyor. Toronto 2003 yılında SARS ile sarsıldığı zaman ameliyat maskesi üreticileri ellerinde bulunan tüm ürünleri sevk ettiler. Eğer salgın tehlikesi biraz daha uzasaydı ellerinde hiç maske kalmayacaktı.

Tedarik zincirinin uzun süre dayanması için ölçek ekonomisinden ve ucuz emekten yararlanmanın yolları aranır. Büyük fabrikalar küçüklere göre daha ucuza mal üretirler ve emeğin daha ucuz olduğu ülkelerde üretim maliyetleri iyice düşer.

FELAKET SENARYOLARI

Felaket planlamacıları genellikle tek bir noktada çıkan bölgesel olaylara odaklanırlar. Bunlar sanayi kazaları, tayfunlar ve nükleer saldırılardır. Ancak salgın hemen hemen her yerde aynı anda başladığı için bu planlar bir işe yaramaz.

Planlamada ilk aşamada bir salgının ne kadar ciddi olduğu konusunda tahminlerde bulunulur. Pek çok ulusal plan 1957 ve 1968 yıllarındaki orta şiddetteki salgınlara dayandırılarak yapılır. Oysa 1918’deki salgın çok daha vahim sonuçlara yol açmıştı ve yeni bir salgında ölenlerin sayısının bunun üzerinde olması çok büyük bir olasılıktır. 2006 yılında Sydney’deki Lowry Uluslararası Politika Enstitüsü’nde ekonomist Warwick McKibbin’in 1918’deki ölüm oranlarına dayanarak yaptığı bir model, yeni bir salgının dünyada 142 milyon insanın ölümüne yol açacağını öngörüyor. Bu da küresel GSMH’nın %12.6’ının yok olması anlamına gelir.

Bütün bu senaryolar hastalananların %3’ünün ölmesi varsayımına dayanır. Bugüne dek H5N1 kuş gribine yakalananların %63’ünün öldüğü tespit edildi. Kuş gribinin tüm dünyada salgın haline gelmesi durumunda ölecek kişilerin miktarı korkutucu boyutlara ulaşabilir.

Bütün bu senaryoların sonunda sorulması gereken nihai soru şu olmalıdır: Bir salgın, devasa bir yıkıma yol açarsa ne olur? Çok sayıda insan ölürse ve küresel dengeler altüst olursa ne olur? Tekrar eski düzene geri dönme şansımız ne kadardır? “Her şey nüfusun ne kadar azaldığına bağlıdır” diye konuşan Osterholm, “Olasılıklar hafif bir ekonomik sarsıntıdan, uygarlığın çöküşüne kadar uzanır” diyor.

Derleyen: Reyhan Oksay

Kaynaklar: New Scientist, 5 Nisan 2008

www.livescience.com/environment/end_oil_041214.html

www.armageddononline.org/end_of_civilization.php

fp.arizona.edu/mesassoc/Bulletin/Pres%20Addresses/voll.htm

www.sciencedaily.com/articles/e/end_of_civilization.htm

9.07.2008

Işıklar içinde boğuluyoruz!

Hava, su, ses kirliliğinden sonra bir de ışık kirliliği çıktı. TÜBİTAK?Ulusal Gözlemevi Başuzmanı Dr. Tuncay Özışık, geceleri insanları hayran bırakan şıkır şıkır kent görüntülerinin arkasında yatan korkunç gerçekleri anlattı.

Gereksiz ve yanlış aydınlatma ışık kirliliğine neden oluyor, canlıların yaşam alanlarını etkiliyor, maddi zarara sebep oluyor. TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi Başuzmanı Dr. Tuncay Özışık, ışık kirliliğinin zararlarına işaret ederek, yanlış yerde, yanlış zamanda, yanlış miktarda ve yanlış yönde ışık kullanılmasının zararlarına dikkat çekti.
Işık kirliliği kaynaklarını yol, cadde ve sokak aydınlatmaları, park, bahçe ve spor alanları aydınlatmaları, turistik tesis ve binaların dış cephe aydınlatmaları, reklam panoları, güvenlik amaçlı aydınlatmalar ve evlerden taşan ışıklar şeklinde sıralayan Özışık, kötü aydınlatmanın devlet bütçesi ve gece gökyüzünü izlemek isteyenlerin yanı sıra doğal hayata da olumsuz etkileri olduğunu dile getiriyor.
Özışık, “Gece, gökyüzünü ve karanlığını kullanarak yaşamlarını düzenleyen birçok canlı, yeterince karanlık bir gökyüzü bulamıyor. Örneğin gece seyahat eden göçmen kuşlar için ışık kirliliği yeni bir tehlike” diye anlatıyor.

Bir gecede binlerce kuş ölür
Kimi türlerin milyonlarca kilometre yol kat ettiğini hatırlatan Özışık’a göre, bu türlerin macerası şöyle gelişiyor: “Kısmen takımyıldızlardan yön bulurlarken gökdelenler, deniz fenerleri gibi yüksek yapılardan yayılan ışıklar onlar için çekici olur. Bunun sonucu, kuşlar ya yorulup düşünceye kadar ışık etrafında dönerler ya da doğrudan binaya çarparlar. Bu şekilde bir gecede binlerce kuşun öldüğü biliniyor.” Özışık, kimi deniz hayvanlarının yuvalama alışkanlıklarının da ışık kirliliği ya da yapay aydınlatma yüzünden tehlikede olduğunu anlatıyor: “Deniz kaplumbağalarının binlerce yumurtasından çıkan yavrulardan yalnızca birkaçı denize ulaşabiliyor. Denize ulaşmak için denizle kara arasındaki aydınlık farkını kullanan kaplumbağalar yapay ışıklandırmalarla karaya yönelince ölüyorlar.”
Özışık’a göre, ışık kirliliği insan sağlığına da zarar veriyor:?“Geceleri aşırı ışıklı ortamlarda çalışan kadınlarda meme kanseri görülme sıklığında artışlar görülüyor. Gece ışıklı ortamların çocuklarda uyku bozukluklarına sebep olduğu, biyolojik ritmlerinde bozulmalara yol açtığı da kanıtlanmış. Uzmanlar özellikle çocukların uyudukları odalarda herhangi bir suni ışık kaynağının kullanılmamasını öneriyor. Çocuğun karanlık kavramını bilmesi ve yaşamın bir parçası olduğunu öğrenmesi önemlidir.”

[Radikal]

30.05.2008

Toplu köpek mezarında ilk ‘suçlu’ hayvanseverler! (5 Bin 500 Köpek!)

YORUM : Antalya Kepez'de bi çocuğu ısıran köpeği kuduz olduğunun anlaşılmasının ardından, anlaşılıyor ki köpek itlafı (katliam) yöntemine gidilmiş. Salgın hayvan hastalıkları ile mücadelede, potansiyel salgın hastalığa yakalanacak hayvanların öldürülerek hastalığın kaynağını yoketme düşüncesi doğru bir düşünce değil. Çünkü epidemik hastalıklar doğrudan diğer hayvanları, türleri ve insanları da tehdit ediyor. Mesela Kuş Gribi (Avian Influenza) salgınında kanatlı hayvanlar itlaf edildi. (bu yöntem sadece Türkiye'de değil, dünyada da uygulanıyor. Mesela Hollanda salgını önlemek adına 5 milyon tavuk katletti). Ancak insanda "potansiyel" olarak hastalığı yayma tehlikesini taşıyor, hatta küresel bir Avian Influenza salgını "insandan insana" bulaşma ile olacak! O zaman insanlar mı itlaf edilecek?? Kuduz hastalığı bütün türlere bulaşabilen bir hastalık, bir insanda görüldüğünde o bölgede yaşayan diğer insanların itlaf edilmesi mi gerekiyor??

Hastalığın kaynağını, hastalığı yayması muhtemel canlıyı yokederek önleme düşüncesi, "türcü" bir düşüncedir. İnsanın gezegene ve üzerinde yaşayan canlılara nasıl baktığının bir göstergesidir. İnsanın gezegende efendi olduğunu yanılsamasının bir göstergesi... Peki ne yapılmalı, bu kadar insanı tehdit eden hastalıklara karşı ne yapılmalı o zaman diyenlere şunu söylemek istiyorum. Epidemik hastalıkların kökenini tamamen kurutmak mümkün değil! Ancak Koruyucu Hayvan Sağlığı programlarının tüm ülkede ciddiyetle takip edilmesi ve uygulanması gerekmekte. Belediyelerde yeterli Veteriner personel (veteriner hekim, veteriner sağlık teknisyeni/teknikeri) yoktur. Belediye barınakları hayvanların rehabilite edildiği yerler değil, toplumun gözünden uzaklaştırılmış, hapsedilmiş ve kötü koşullara mahkum edilmiş hayvanlarla dolu. Barınaklarda Veteriner personelin sayısı azdır. Tarım Bakanlığı Hayvan Sağlığı birimlerinde yeterli Veteriner personel bulunmamaktadır. Acilen bu sayıların arttırılması gerekmekte. Veteriner Fakültelerinde, Önlisans bölümlerinde ve Veteriner Liselerinde eğitimin kalitesi arttırılmalı ve uygulamalı eğitimin muhakkak geliştirilmesi gerekmekte. Ve maalesef veteriner personelin içinde de yeterli derece de "hayvansever" yoktur. Bunun yanı sıra İnsan Sağlığında koruyucu hekimlik hizmetleri, personelleri ile birlikte geliştirilmesi gerekmektedir.. (K.M.)

‘5 bin 500 köpeğin gömüldüğü’ söylenen toplu mezarlar için belediyeler sus pus. Valilik inceleme başlattı, Tarım Müdürlüğü hayvanseverleri suçladı.

Antalyalı hayvanseverlerin önceki gün Antalya’nın Varsak Beldesi’nde ortaya çıkardığı toplu köpek mezarı, Türkiye’nin dört yanındaki hayvanseverleri ayağa kaldırdı. Hayvan koruma dernekleri katliamı protesto etmek için eyleme hazırlanırken mezardan çıkarılan köpeklerin kimler tarafından ve niçin öldürüldüğü belirsizliğini koruyor.
Hayvanları Koruma Derneği Antalya Şubesi Başkanı Sevda Kıraç, toplu mezarın ortaya çıkarılmasının ardından “Sadece sokak köpekleri öldürülmemiş. Aralarında tasması bile çıkarılmayanlar da var” demiş, Konyaaltı Dostları Derneği Başkanı Nilsa Güleç ise öldürülen köpek sayısının 5 bin 500 olduğunu söylemişti.
Antalya Tarım İl Müdürü Bedrullah Erçin, dün konuyla ilgili araştırma başlattıklarını açıklarken, köpeklerin ölüm nedeninin incelemelerin ardından tespit edileceğini söyledi. Erçin, toplu mezarları bulan hayvan koruma derneklerini de suçladı: “Halk sağlığını tehdit ediyorlar. O mezarları kimden izin alıp açtırmışlar? O bölgede salgın hastalık olursa sorumlusu kim olacak?”
Bölgeyle ilgili birinci derecede sorumlu kurumun belediyeler olduğunu dile getiren Erçin, “Bu olayla ilgili bilgi alınması gereken merciler sorumlu belediyelerdir. Öte yandan bize bu alanda itlaf gerçekleştirildiğine dair hiçbir bilgi gelmedi. Yine de valilikle temasa geçerek mezarları inceleteceğiz. Hayvanlardan numune alarak salgın tehlikesine karşı da önlem alacağız” diye konuştu.
Varsak Belediye Başkanı Kazım Bilgili ise Varsak Belediyesi’ne bağlı zabıta ekiplerinin hiçbir şekilde itlaf yapmadığını söyledi: “Başka belediyeler hayvanları toplayıp bizim sınırlarımıza bırakıyorlar. Bu köpekler de başka yerde itlaf edilip bizim bölgemize gömülmüş olabilir. Böyle bile olsa bize haber verilmeliydi. Salgın hastalık olsa bunun sorumlusu biz mi olacağız? Sorumlular için suç duyurusunda bulunacağız.”
Köpekleri itlaf edip gömmekle suçlanan Kepez, Konyaaltı, Muratpaşa ve Büyükşehir’e bağlı alt kademe belediyelerin başkanları da iddiaları kabul etmedi.

Barınak köpekleri mi?
Türkiye Hayvanları Koruma Derneği ise belediye başkanları hakkında suç duyurusunda bulundu. Valilik de olayla ilgili komisyon kurup inceleme başlattı. Toplantıya Antalya Valisi Alaaddin Yüksel de katıldı. Komisyonda toplu mezarlardan çıkan köpek ölülerinin çeşitli barınaklarda ölen köpekler olabileceği yönündeki iddialar da araştırılıyor.

[Radikal]

29.05.2008

Antalya’da yüzlerce köpek itlaf edildi

Antalya’nın Varsak beldesindeki bir araziye itlaf edilen köpeklerin topluca gömüldüğü belirlendi.

Bir vatandaşın “itlaf edilen köpeklerin topluca gömüldüğü yerler var” ihbarı üzerine harekete geçen Hayvanları Koruma Derneği Antalya Şubesi ve Konyaaltı Dostları Derneği üyeleri, iş makineleriyle Varsak beldesindeki ormanlık alana geldi.

Söz konusu bölgede toprağı iş makineleriyle kazan dernek üyeleri, itlaf edilerek, 15 ile 20’şerli gruplar halinde gömülmüş köpek cesetleri buldu.

Bu sırada Hayvanları Koruma Derneği Antalya Şube Başkanı Sevda Kıraç ve Konyaaltı Dostları Derneği Başkanı Nilsu Güleç, gözyaşlarına hakim olamadı. Olay yerinde bulunan hayvan severler, itlafı gerçekleştirdiklerini iddia ettikleri Konyaaltı, Kepez ve Muratpaşa Belediyelerine tepki gösterdiler.

Hayvanları Koruma Derneği Antalya Şube Başkanı Sevda Kıraç, gazetecilere yaptığı açıklamada, “Bu bir cinayet. Yüzlerce köpeği öldüren sorumlular hakkında suç duyurunda bulunacağız” dedi.

Antalya’da 15 yılda 15 bin sokak köpeğinin kısırlaştırılarak yaşamalarını sağladığını belirten Kıraç, “Kuduz aşıları yapılan, sahipli oldukları küpelerinden ve tasmalarından belli olan hayvanların bile toplanarak itlaf edilmesine bir anlam veremiyoruz” diye konuştu. Kepez bölgesinde 10 Nisanda küçük bir çocuğu ısıran köpeğin kuduz olduğunun anlaşılması üzerine o bölgede karantina uygulaması başlatıldığını anımsatan Kıraç, “İlgili kanun gereği kuduz görülen bir yerdeki bütün hayvanlar itlaf edilir. Ancak burada kuduz olup olmadığına bakılmaksızın tüm ev köpekleri ve sokak köpekleri öldürülmüş. Buna anlam vermek imkansız. Antalya Valisi Alaadin Yüksel’den bu itlafı durdurmasını rica ediyorum” dedi.

Konyaaltı Dostları Derneği Başkanı Nilsu Güleç de, karantina uygulamasına geçildikten sonra yetkililerin aşılanmış köpeklerin bakımevlerine toplanacağı sözü verdiklerini ancak bu söze rağmen hayvanları yok etme yöntemi kullandıklarını ileri sürdü. Köpeklerin vahşice öldürülerek, toplu olarak gömüldüğünü kaydeden Güleç, bazı köpeklerin ilaçla bazılarının ise boğularak öldürüldüğünün belirlendiğini ifade etti.

Muratpaşa ve Kepez Belediyelerinin taşeron bir firma kiralayarak köpek itlafı gerçekleştirdiğini iddia eden Güleç, “Madem kuduz var bölgedeki bütün hayvanları itlaf edin, kedileri köpekleri öldürmekle kuduz mu önlenir. Sırf turizm mevsiminde sokaklarda köpek görülmesin diye hayvanları öldürüyorlar” dedi.

Öte yandan itlaf edilen köpeklerin uygunsuz bir şekilde toprağa gömülmesi, bölge sakinlerinin de tepkisini çekti. Bölgede inceleme yapan jandarma ekipleri de dernek üyelerinin ifadelerine başvurdu.

[Ntvmsnbc]

26.02.2008

Antidepresanlar depresyon nedeni oldu

Piyasada çok satılan antidepresanların şeker tabletinden farksız olduğunu ortaya çıkaran araştırma, tıp dünyasında tartışmaya yol açtı. NTVMSNBC akademisyen ve psikiyatrlara sordu: Antidepresanlar gerçekten etkisiz mi, hastalar kime inanmalı?

İngiliz Hull Üniversitesi bilim adamları, 47 klinik deneye dayandırarak yaptıkları bir araştırmada antidepresanların sanıldığı kadar etkili olmadığını ortaya çıkardı. Araştırmayı yürüten Hull Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Irving Kirsch, NTV’ye yaptığı açıklamada, antidepresanlar üzerine yapılmış ve yayınlanmamış araştırmalar nedeniyle bu araştırmayı yaptıklarını belirtti.

İngiliz, Amerikalı ve Kanadalı bilim adamlarından oluşan ekip, bilim adamlarının deneylerden sonra vardıkları sonuç şöyle: Antidepresanlar sadece ağır depresyon vakalarında, sınırlı oranda işe yarıyor. Dünya genelinde çok satılan bazı ilaçların hastalar üzerindeki etkisi, klinik deneylerde kullanılan ve hastanın kendisini iyi hissetmesini sağlayan placebo, yani ‘yalancı ilaçlar’etkisinden farklı değil.

Araştırma tıp ve ilaç dünyasında tartışmalara neden olurken, Türkiye’deki otoriteler bu iddiayla kafası karışan antidepresan kullanıcılarının ilaçlarını doktorlarına danışmadan kesmemeleri gerektiğini söyledi. Üretici firmalar ise araştırmanın, şu ana kadar gerçekleştirilen klinik çalışmalardan elde edilen verilerin sadece küçük bir bölümünün kullanılarak yapıldığını savundu. NTVMSNBC, uzmanlara sordu...

DEVAMI Ntvmsnbc

10.02.2008

'Işık Kirliliği' Ekosistemleri Yokediyor!

Işık kirliliği bitkilerin büyüme ritmini bozuyor, böcek ve kuşların yön bulma duygularını zayıflatarak ekosistemlere zarar veriyor.

Işık kirliliğinin çevre üzerindeki etkilerini değerlendiren Ankara Üniversitesi (AÜ) Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü Ekoloji ve Çevre Biyolojisi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Osman Ketenoğlu, gökyüzüne dik ve gereğinden fazla aydınlatmanın “ışık kirliliği” olarak adlandırıldığını anlattı.

Prof. Dr. Ketenoğlu, özellikle yol, cadde ve sokak aydınlatmalarının ışık kirliliğine neden olduğunu belirterek, park, bahçe, gece aydınlatılan halı sahalar, güvenlik amaçlı aydınlatmalar, reklam panoları ve evlerin pencerelerinden taşan ışıkların da kirliliğe etki ettiğini ifade etti.

Bazı ülkelerde ışık kirliliğine karşı önlemlerin alındığını, dünyada ilk kez Yeni Zelanda’da yönetmelik yayımlandığını, Slovenya’nın kanun yoluyla kirliliği engelleme yoluna gittiğini kaydeden Ketenoğlu, Yunanistan’da da 1990’lı yıllarda konuyla ilgili eğitimler verildiğini söyledi.

“GÖÇMEN KUŞLAR, TELEF OLUYOR”
Prof. Dr. Osman Ketenoğlu, günlük ve mevsimlik sıcaklık ve ışık değişimlerinin canlıların biyolojik ritmlerini etkilediğini belirterek şöyle konuştu:
“Aşırı gece aydınlatmaları biyolojiyi yakından ilgilendiriyor. Bu nedenle de olayın fiziksel özelliklerinden ziyade biyolojik etkileri ön plana çıkıyor. Işık kirliliği, ekolojik sistemleri etkiliyor, hayvan göçlerinin, av avcı ilişkilerinin değişmesine neden oluyor, ekolojik yapıyı bozuyor. Işık kirliliği, bitkilerin büyüme ritmini bozuyor, böcek ve kuşların yön bulma duyguları zayıflatarak ekosistemleri yok ediyor.”

KELEBEK VE BÖCEKLER TOZLAŞMA YAPAMIYOR
Osman Ketenoğlu, kirlilikten etkilenen kelebek ve diğer gece böceklerinin tozlaşmayı sağlayamadığı için bitkilerin zamanla yok olduğunu ifade etti.

Ketenoğlu, göçmen kuşların geceleri takım yıldızlarıyla yön belirlediklerini ancak ışık kirliliği yüzünden çok aydınlatılmış yüksek binaların etrafında dolaşarak telef olduklarını belirtti. Ketenoğlu, bunun önlenmesi için Kanada ve Toronto da göç dönemlerinde yüksek binaların ışıklarının kapatılması yönünde çalışmalar yapıldığını söyledi.

“CARETTA CARETTALAR, TEHDİT ALTINDA”
Prof. Dr. Ketenoğlu, Akdeniz kıyılarında görülen caretta caretta türü deniz kaplumbağasının ışık kirliliği yüzünden yok olmak üzere olduğunu bildirerek, yumurtadan çıktıktan sonra deniz sanarak aşırı aydınlatılmış sahillere yönelen yavruların öldüklerini belirtti.

Gece kurbağaları ve semenderlerin de (kertenkele türü) ışık kirliliğinden etkilendiğini ifade den Ketenoğlu, gece canlısı olarak sınıflandırılan bu türlerin aşırı aydınlatma nedeniyle bulundukları yerden geç çıktıklarını, bunun da çiftleşmelerini engellediğini bildirdi.

Osman Ketenoğlu, tropikal bölgelerde mercan topluluklarının üzerlerine düşen ışık yüzünden kendilerine renk veren “alg”leri kabul etmediklerini, bu durumun mercanların renklerinin solmasına ve ekolojik yapılarının bozulmasına neden olduğunu kaydetti.

Ketenoğlu, ışık kirliliğinin göllerde “su piresi” gibi canlıların su yüzeyindeki “alg”leri tüketmesini engellediğini, bunun da “alg”lerin çoğalıp göl bitkilerinin ölmesine ve su kalitesinin düşmesine yol açtığını söyledi.

“KAYNAKLAR BOŞA HARCANIYOR”
Gereğinden çok aydınlatmanın öncelikle enerji kaybına neden olduğunu aktaran Ketenoğlu, “Bu demektir ki, elektrik üretiminde kullanılan kömür, su ve petrol gibi kaynaklar boşa harcanıyor. Özetle ışık kirliliği, boşa giden para anlamına da geliyor” diye konuştu.

Aydınlatma yapılırken ışığın gökyüzüne yöneltilmemesi, doğrudan aydınlatılacak zemine çevrilmesi gerektiğine işaret eden Ketenoğlu, geniş aydınlatma yerine istenen alanın iyi aydınlatılması gerektiğini belirtti.

Işık kirliliğinin, uzay alanındaki araştırmaları olumsuz yönde etkilediğini bildiren Ketenoğlu, bu durumun gökyüzündeki ani değişimlerin izlenmesini de engellediğini söyledi.
[Ntvmsnbc]

5.02.2008

Büyük Okyanus : Büyük Çöplük!!

Büyük Okyanus’ta çöplerin kapladığı alan, ABD’nin yüzölçümünün yaklaşık iki katı. Önlem alınmazsa gelecek 10 yıl içinde bu alanın da iki katına çıkabileceği belirtiliyor.

ABD’li okyanus bilimcisi Charles Moore’a göre, Kaliforniya kıyılarından Japonya’ya uzanan okyanus alanında yaklaşık 100 milyon ton civarında atık var.

Çöplerin okyanusta kapladığı alan ABD’nin yüzölçümünün yaklaşık iki katı. Bilim adamlarına göre, eğer önlem alınmazsa, gelecek 10 yıl içinde okyanusta çöple kaplı alan 2 katına çıkabilir.

ÇÖPLERİN YARISI PLASTİK
Dünyada her yıl 450 milyar metreküp arıtılmamış ya da kısmen arıtılmış çöp ile endüstriyel ve tarımsal atık denize bırakılıyor. Bu atıkların yüzde 50’si plastik. Denizlere bir saatte atılan çöp miktarı ise 675 bin kilogram.

Araştırmalar, Türkiye’nin en kirli kıyılarının Karadeniz’de olduğu belirtiliyor. Karadeniz’in kirliliği, Tuna nehrinden gelen atıklara bağlanıyor.
[Ntvmsnbc]

DÜNYANIN ÇÖPÜ DENİZLERE DÖKÜLÜYOR

Denizlere yüzde 50’si plastik olmak üzere saatte 675 bin kilogram çöp atılıyor. Denize atılan bir cam şişe 1 milyon yılda, 1 plastik şişe ise 450 yılda ancak çevrime karışıyor. Denizlerdeki çöpler, her yıl 1 milyondan fazla deniz kuşunu öldürüyor...

DenizTemiz/Turmepa’nın çalışmasına göre, “Dünyada her yıl 450 milyar metreküp arıtılmamış ya da kısmen arıtılmış çöp ile endüstriyel ve tarımsal atık denize bırakılıyor.”

DenizTemiz/Turmepa tarafından dünya denizlerinde yaşanan kirliliğin nedenleri ve sonuçlarına ilişkin yapılan bir çalışma, denizlerin dünyanın önemli çöp depolama alanlarından birisi haline geldiğini ortaya koyuyor.

Çalışmada, Türkiye’ye kıyısı olanlar arasında en fazla kirlilik bulunan denizin Karadeniz olduğu ifade edildi. Karadeniz’de kirlilik yaratan unsurların önemli bir bölümünün Tuna Nehri’nden geldiğine dikkate çekilen çalışmada, “Tuna Nehri, Karadeniz’deki kirliliğin yüzde 48’ine neden olmaktadır. Ayrıca, Karadeniz’e komşu ülkelerin atıkları da Karadeniz’i kirletmektedir” denildi.

Karadeniz’in kapalı bir havza olmasına rağmen akıntısı fazla olan bir deniz olduğu ifade edilen çalışmada, yılda 750 milyon metreküp suyun boğazlardan Marmara Denizi’ne ve buradan da Ege ve Akdeniz’e ulaştığı belirtildi. Çalışmada, “Bu nedenle Karadeniz temizlenmeden diğer denizlerimizin temizliğinden bahsedemeyiz” değerlendirmesi yapıldı.

DENİZLER ÇÖP TOPLAMA ALANI
Çalışmada yer alan bilgiler, dünya denizlerinin “içler acısı halini” ortaya koyuyor. Çalışmada, denizlerde yaşanan kirliliğe ilişkin şu bilgilere yer verildi:
* Dünyada her yıl 450 milyar metreküp arıtılmamış ya da kısmen arıtılmış çöp ile endüstriyel ve tarımsal atık denize atılıyor.
* Denizlere, yüzde 50’si plastik olmak üzere saatte 675 bin kilogram çöp atılıyor.
* Türkiye’de, sanayi tesislerinin yüzde 98’inde, belediyelerin yüzde 95’inde, turizm tesislerinin ise yüzde 81’inde atık arıtma tesisi bulunmuyor.
* Dünya nüfusunun neredeyse yarısı sahillerde yaşıyor.
* Her 20 kişiden 1’i, ömründe bir kere, kirli bir denize girmekten hastalanıyor.
* Her yıl yaklaşık 250 milyon kişi, kirli denizlere girdiği için mide ve bağırsak enfeksiyonu ile üst solunum yolları hastalıklarına yakalanıyor.
* Ticari olarak avlanabilen balık türlerinin en az yüzde 70’i gereğinden fazla ya da tamamen tüketilmiş durumda bulunuyor.
* Denize atılan bir cam şişe 1 milyon yılda, 1 plastik şişe ise 450 yılda ancak çevrime karışıyor.
* Denizlerdeki çöpler, her yıl 1 milyondan fazla deniz kuşunu öldürüyor.
* Akdeniz havzası, dünyadaki 34 sorunlu bölge içinde üçüncü sırada yer alıyor.
* Deniz kirliliği, küresel ısınmanın ana nedeni olarak algılanıyor.

Sanayi, turizm ve kentleşmeye yönelik çalışmalar nedeniyle artan bir kirlilik tehdidiyle karşı karşıya bulunan denizlerin insan sağlığı açısından çok sayıda faydası da bulunuyor.

Çalışmada, kanser ilaçlarının yüzde 65’inin deniz canlılarından ve bitkilerinden yapıldığı bilgisine de yer verildi.
[Ntvmsnbc]

28.01.2008

Uzmanlar : "Yapay Yaşam Yarattık"

Amerika Birleşik Devletleri'ndeki bir grup bilimadamı, bir bakterinin DNA'sını laboratuvar ortamında çeşitli kimyasallarla yeniden üreterek yapay yaşam oluşturma konusunda önemli bir adım attıklarını açıkladı.

Araştırmayı eleştirenler konuyla ilgili etik ya da yasal bir kurallar bütünü olmadan yeni yapay yaşam formları üretmenin tehlikeli sonuçlara yol açabileceğini belirtiyor.

Ancak araştırmayı gerçekleştiren bilimadamları, bu çalışmayla üretilecek sentetik organizmaların küresel ısınmaya yol açan fosil yakıtlara alternatif oluşturulabileceği ve karbondioksit özümsemek üzere tasarlandıkları takdirde küresel ısınmaya çare olabileceklerini belirterek buluşlarını savunuyor.

Science dergisinde yayınlanan araştırmaya katılan 17 bilimadamı, Mycoplasma Genitalium adlı bakterinin DNA'sın çeşitli kimyasal enzimler kullanarak yeniden üretti.

Bilimadamları, bir sonraki aşamada çeşitli amaçlar için tasarlanan DNA'ları bakteri hücrelerine yerleştirip, bu doğrultuda büyüyüp çoğalmalarını sağlamayı umuyor.

Eleştiriler de en çok bu aşamaya yönelik olarak dile getiriliyor.

Bu yeni yaşam formlarının tam olarak nasıl davranacağının, diğer organizmalara ve çevreye etkisinin ne olacağının bilinemeyeceğine dikkat çekiliyor.

Çalışmayı gerçekleştiren ekibin lideri Craig Venter ise eleştirilerin temelsiz olduğunu savundu.

2001 yılında insan genomlarını ilk kez deşifre eden ekibe liderlik eden Venter, ekibinin yarattıkları tüm yeni yaşam formları üzerinde tam bir kontrole sahip olduğunu söyledi.

Ancak Venter bu teknolojinin, bilerek zarar vermek isteyen kişiler tarafından kullanılabileceğini de kabul etti.


[BBC Turkish]
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...